Fransa’nın Auxerre kentinde 1984 yılında kurulmuş bulunan Türk-Fransız Kültür Derneği Başkanı Ergin Büyüklü, derneğin kurulduğu günden bugüne kadar yaptığı çalışmaları anlattı. Bugün Fransa’nın Auxerre şehrindeki Türk-Fransız Kültür Derneği Başkanı Ergün Büyüklü ile birlikteyiz. Kendilerini kısaca bize tanıtmalarını isteyeceğiz.
– Başkanım, kendinizi tanıtır mısınız?
Ergin Büyüklü: Merhabalar. Ben Ergün Büyüklü. Auxerre Türk-Fransız Kültür Derneği Başkanıyım. 1983’te Fransa’ya geldim. 1972 doğumluyum. Aslen Trabzonluyum. 40 yıla yakın bir zamandır Fransa’da ikamet etmekteyim.
– Kaç yıldır dernek başkanlığı görevini yapıyorsunuz?
Ergin Büyüklü: Dernek başkanlığında 7. yılımız dolmak üzere. Seçim yapılıyor, aday çıkmayınca üyeler “Başkan sen yönet” diyorlar. Ben de bırakıp gidemiyorum. Bakalım bu durum daha ne kadar sürecek?
– Derneğinizin kaç üyesi var?
Ergin Büyüklü: Derneğimizin bulunduğu Auxerre şehrinde 500’e yakın Türk yaşıyor. Çocuklarımızın gittiği, Türkçe ders gördüğü okulumuz var. Türkçe öğretmenimiz de bulunuyor. Yetişkin erkek ve kız öğrencilerimiz de var. Yaklaşık 150 yetişkinimiz bulunuyor. Derneğin hâlihazırda 82 üyesi var. Tabii üye olmayan vatandaşlarımız da mevcut. İnşallah zamanla onları da bünyemize katıp üye sayımızı artıracağımızı ümit ediyoruz.
– Başkanım, bu dernek ne zaman kuruldu?
Ergin Büyüklü: Derneğimiz 1984 yılında 6 üyemiz tarafından kurulmuş. Allah ahirete göçenlere rahmet eylesin. Kurucularımızın büyük çoğunluğu vefat etti. Allah onlardan razı olsun. O dönemde dil bilmedikleri hâlde büyük zorluklarla bu derneği kurdular. Buradaki sosyal konutlardan sorumlu kurumdan bina kiraladılar. Bunun sigortasını yaptılar, kirasını ödediler. Bir zaman sonra orayı camiye çevirdiler. Dil bilmedikleri hâlde büyük bir çaba sarf ettiler. Biz bugün bu birlikteliğimizi onlara borçluyuz diyebilirim.
– Başkanım, Auxerre şehrinde yaşayan Türk toplumu genel olarak ne iş yapıyor?
Ergin Büyüklü: Toplumumuz genel olarak inşaat işiyle uğraşıyor. Burada inşaat alanında oldukça iyi bir talep var. Genellikle kaba inşaat olarak tabir ettiğimiz dış cephe duvar ustalığı, çatı işleri ve bunun yanı sıra fayans gibi alanlarda çalışıyorlar.
Nüfusumuzun yaş ortalaması genellikle 40 ile 60 arasında. Gençlerimiz, yani yeni nesil diyelim, eğitim ve tahsil konusunda iyi yönde ilerleme kaydediyor. Sağ olsun velilerimiz, anne ve babalar bu konuda duyarlılar. Çocuklarını okutmak istiyorlar ve okutuyorlar.
Mesela bizim toplumumuzdan avukat da var, mali müşavir de var. Kız öğrencilerimiz okudular ve mezun oldular. Fransa gibi bir yerde başörtüsünden hiç taviz vermeden eğitimini tamamlayıp avukat olan kardeşlerimiz var. Bu gençlerimizi tebrik ediyorum.
Biz yetişkinler olarak, dernek olarak bu gençlere destek çıkmamız gerektiğine inanıyoruz. Onlara psikolojik, kültürel ve gerekirse finansal anlamda yardımcı olup Fransa’da eğitimlerini tamamlayarak belli yerlere gelmelerini istiyoruz.
Artık 50-60 yıl önceki gibi dil bilmeyen, Fransızların bakış açısından “hiçbir şey bilmeyen Türkler” değiliz. Artık söz sahibi olan, yönetici olan, işveren olan, hatta belediye meclislerinde görev yapan insanlarımız var. Bu yönde ilerliyoruz. İnşallah daha da güzel olacak.
Türk milletinin kendine has çok güzel özellikleri var. Bu da sevindirici bir durum. Asimilasyona hayır ama entegrasyona evet diyoruz. Fransa genelindeki derneklerimize baktığınızda da bunun çok güzel bir şekilde uygulandığını görebilirsiniz.
– Bu derneğin kurulmasının özel bir amacı var mıydı? Daha doğrusu bir ihtiyaç mıydı?
Ergin Büyüklü: Derneğin kurulması bir ihtiyaçtı. Çünkü 1984’te kurulan derneğimizin, daha önce de belirttiğim gibi, 6 büyüğümüz tarafından kurulduğunu söylemiştim. Tekrar ifade etmek isterim. O dönemde cuma günleri ibadet edebilmek için bir yer yokmuş. Buradaki insanlar evlerde namaz kılıyorlarmış. Tabii bu, 1980 yılı öncesinden bahsediyorum.
Sosyal konutlardan yer talep edebilmek için dernek kurulması gerekiyormuş. Büyüklerimiz buna mecbur kalmışlar. İhtiyaçtan dolayı bir araya gelmek, cuma namazını kılabilmek için bu adımı atmışlar. Çünkü cuma cemiyettir, cami cemaat demektir. İnsanların bir arada olup istişare etmesi, birlik ve beraberliği devam ettirmesi için dernekleşmek şarttır.
Bir araya gelmek için dernek ve cami olmazsa olmazdır. Kültürümüz için, dilimiz için, dinimiz için ve değerlerimizi koruyabilmek adına derneklerin, mescitlerin ve benzeri kurumların olması bizim için vazgeçilmezdir.
– Başkanım, tabii derneğin ihtiyaçları var. Bunları karşılamak için gerek Fransız devletinden gerekse Türk devletinden bir yardım alıyor musunuz?
Ergin Büyüklü: Derneğimizin giderleri ve ihtiyaçları üyelerimiz tarafından karşılanıyor. Kendi imkânlarımızla ayakta duruyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin sembolik olarak dahi ne 1 lira desteği olmuştur ne de Fransa Devleti’nin bu anlamda bir desteği olmuştur.
Bazı Fransız kurumları sponsorluk adı altında yardımlar yapıyorlar. Özellikle gençlerimizin futbol takımlarına destek veriliyor. Ancak bunlar çok ciddi rakamlar değil. Bazen 500 euro, bazen 1.000 euro, bazen de 2.000 euro civarında destekler oluyor.
Fakat bu sübvansiyonları verdiklerinde her şeyi kendileri yönetmek istiyorlar. Belediyelerden yardım isteme hakkımız var. Mesela biz dernek olarak şu anda inşaat hâlindeyiz. Ancak 10 bin veya 20 bin euro gibi bir yardım yaptıklarında, harcanan yerler belli olduğu hâlde sürekli sorgulamalar ve sıkıntılar yaşanıyor. Kendileri her konuda karar merci olmak istiyorlar. Belediye elbette resmî bir kurumdur ve karar merciidir. Ancak derneğin birçok konusuna müdahale edildiğinde bu hoş bir durum olmuyor. Çocukların eğitiminden dernek lokaline ve camiye giriş çıkış yapan kişilere kadar birçok konuda söz sahibi olmak istiyorlar. Hatta bazen bu kişileri kendilerinin belirlemek istemesi gibi durumlarla karşı karşıya kalıyoruz.
Biz Fransız belediyelerinden herhangi bir özel talepte bulunmadık. Ancak Türkiye’den zaman zaman Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri geliyor, İçişleri Bakanlığı’ndan yetkililer geliyor. Fakat bize pek soru sorulmuyor.
Mesela içlerinden bir tanesi bile çıkıp “6-7 yıldır dernek başkanısın, derneklerin sorunları nedir, insanlarımızın sıkıntıları nelerdir?” diye sormuyor. Diyelim ki sordular; not alıyorlar ama buradan ayrıldıktan sonra o notları nereye koyduklarını bile bilmiyorlar, unutulup gidiyor.
Türkiye’den gelen devlet yetkilileri ve devlet büyükleri geldiklerinde genellikle güzel sözler söylüyorlar. “Sizleri seviyoruz, iyi ki varsınız. Burada kültürümüzü yaşatıyorsunuz. Sizler birer Türk elçisisiniz” diyorlar. Elbette bunlar güzel sözler.
Ama bizim derdimiz nedir, sıkıntımız nedir, bunları konuşmak gerekiyor. Birçok derneğimizin inşaatı var. Eğitim konusunda sıkıntılarımız var. Dil eğitimi konusunda eksiklerimiz bulunuyor. Evet, Milli Eğitim Bakanlığı öğretmen gönderiyor. Öğretmenlerimiz geliyor ve haftada bir saat ders veriliyor. Ancak biz diyoruz ki; dilini bilmeyen dinini de öğrenemez.
Bazen bu düşüncemiz kabul görüyor, bazen görmüyor. Devletimiz ne kadar “Gurbetçilerin yanındayız, vatandaşlarımızın yanındayız” dese de burada yanımızda olmadıklarını hissediyoruz. Açık konuşmak gerekirse büyük bir boşluk hissediyoruz. Kimse kusura bakmasın, yaşananları anlatıyoruz.
Bir dışişleri bakan yardımcısı geldiğinde “Gurbetçiler için güzel şeyler yapacağız” deniliyor. Cumhurbaşkanımızın aldığı bazı kararlar anlatılıyor. Ancak alınan kararların çoğu iş insanlarına yönelik oluyor ya da vergi muafiyeti gibi konular içeriyor. Bunlar da yurt dışında yaşayan gurbetçilerin genelini ilgilendirmiyor.
Buradaki insanların büyük kısmı asgari ücretle ya da asgari ücretin biraz üstünde çalışıyor. Yıl boyunca izin mevsimini bekleyip biriktirdikleri parayla Türkiye’ye gidiyorlar. Döndüklerinde ise hayatlarına yeniden sıfırdan başlamak zorunda kalıyorlar.
Çocuklarımızın eğitimi için onları iyi okullara göndermemiz gerekiyor. Ancak bugün çocuklarımızı yatılı kurslara bile gönderemiyoruz.
Burasını yeterli görüyorlar. Tamam, iyi ki Diyanetimiz var. DİTİB denen bir kuruluşumuz var ve bizler de dernek olarak onlara bağlıyız. Çok güzel çalışmalar yapıyorlar. Özellikle son dönemlerde güzel hizmetler ve güzel hatıralar oluştu. Ancak yeterli mi? Hayır. Yeterli deniliyor ama eksiklerimiz çok fazla. Devletimiz de imkânları ölçüsünde destek oluyor fakat ben şahsen bunu yeterli bulmuyorum.
Burada bazılarımız çocuklarımızı çeşitli tarikatların kurslarına göndermek zorunda kalıyoruz. DİTİB de, Diyanet de, Türkiye’deki bütün yetkililer de bunun farkında. İsim vermeyeyim ama böyle yapılar mevcut.
Ben şahsen çocuklarımı Kur’an kursuna göndermek istedim. O dönem dernek başkanı değildim. Bireysel olarak araştırma yaptım ve çocuklarımı evimden 400 kilometre uzaklıkta bulunan bir kursa, Süleymancılara ait bir Kur’an kursuna gönderdim. Çocuklarım orada bir buçuk ay eğitim aldı. Daha sonra sosyal medya üzerinden kendi özel hesabımdan bir paylaşım yaptım.
“Bizi yurt dışında çocuklarımızı tarikatlara göndermeye mecbur bırakan Diyanet denen kurum utansın” şeklinde bir ifade kullandım. O dönemde burada görev yapan Din Hizmetleri Ataşesi bana çok sert bir tepki gösterdi ve neden bu kurumu eleştirdiğimi sordu.
Ben de şunu düşündüm: Eğer Fransa genelinde Diyanet’in, çocuklarımı bir aylığına gönderebileceğim bir Kur’an kursu yoksa, bunu eleştirme hakkım da vardır. Bu nedenle böyle bir tepki göstermiştim.
Neticede söylemek istediğim şu: Biz burada gurbetçiler olarak asimile olmak istemeyen, kültürünü, dinini ve dilini yaşamak ve yaşatmak isteyen bir toplumuz. Bunu da herhangi bir gücün kolay kolay değiştirebileceğini düşünmüyorum.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yetkilileri, özellikle yurt dışındaki derneklerin önemini daha iyi anlamalıdır. Çünkü dernekler toplumun toparlayıcı gücüdür ve toplum adına sözcülük yaparlar. Bugün bir dernekte 100-200 kişi cemaat olup namaz kılıyor. İnsanlara yönelik anlatımlar ve iletişim bu şekilde daha kolay oluyor.
Bireysel başvurular çoğu zaman dikkate alınmıyor. Ancak maalesef derneklerin başvuruları da yeterince karşılık bulmuyor. İnşallah bunlar düzelir.
“Gurbetçilerin yanındayız”, “Yurt dışındaki vatandaşlarımıza oy hakkı veriyoruz” demekle bizim sorunlarımız maalesef çözülmüyor. Biraz kendi kaderimize terk edilmiş durumdayız.
Devletler arasında çeşitli anlaşmalar yapılıyor ancak bunların olumlu etkileri yurt dışında yaşayan vatandaşlara doğrudan yansımıyor.
Ben özellikle cami derneklerinden bahsediyorum. Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanımız, başkan yardımcılarımız, üst düzey yetkililer, İçişleri Bakan Yardımcıları, milletvekilleri geliyor. YTB’ye ve Diyanet’e bağlı yaklaşık 250 civarında dernek var. Ancak bugüne kadar bu 200-250 dernek başkanını bir araya toplayıp da “Sizin sorunlarınız nelerdir, talepleriniz nelerdir, yaşadığınız sıkıntılar nelerdir?” diye birkaç saat ayırıp dinleyen olmadı.
Genellikle “Çok güzel işler yapıyorsunuz, Allah yardımcınız olsun, sizleri destekliyoruz” denilip gidiliyor. Eyvallah, biz de elimizden geldiği kadar güzel işler yapmaya çalışıyoruz. Ancak ben burada sistemin eksikliğine dikkat çekmek istiyorum.
Türkiye’den gelen üst düzey yetkililer bizimle yeterince ilgilenmediğinde, biz burada Fransız kurumları karşısında da yalnız kalıyoruz. Elbette kanunlara uygun hareket ettiğimiz ve haklarımızı bildiğimiz sürece ciddi sorun yaşamıyoruz. Hukuk çerçevesinde yol almaya çalışıyoruz.
Ama gönül ister ki Türkiye’den gelen yetkililer burada insanlarımızla daha fazla ilgilensin, sorunlarımızı dinlesin. Çünkü anlatmaya kalksak saatlerce sürecek meselelerimiz var.
Türkiye’ye gidildiğinde gurbetçilere yönelik bazı memur ve görevlilerin bakış açısı da ortada. Araç sorunları var. Örneğin emeklilere yönelik araç kullanım süreleriyle ilgili problemler yaşanıyor.
Sorunlarımız çok. Ancak bunları birebir dinleyecek bir mekanizma eksik. En azından Türkiye’den yetkililerin belirli dönemlerde Fransa’ya gelip bölge bölge dolaşarak burada yaşayan vatandaşlarımızı dinlemesi gerekir. Çünkü bugün Fransa’da yüz binlerce Türk vatandaşı yaşıyor ve güçlü bir toplum oluşturuyor.
“Dertlerini dinleyelim” şeklinde bir yaklaşım maalesef yok. Evet, oy hakkı verildi. Oy kullanıyoruz, bu güzel bir şey. Gurur duyuyoruz, “Türküm ve gidip oyumu kullandım” diyoruz. Ancak her şey sadece oy kullanmakla bitmiyor.
Benim Türkiye’de beni temsil eden bir milletvekilim yok. Burada kullanılan oyların hangi milletvekillerine nasıl dağıldığını bilen insan sayısı da çok az. Oy veriyoruz ama bu oyun nereye gittiğini bilmiyoruz.
Bugün Avrupa’da yaşayan yaklaşık 5 milyon Türk var ama hâlâ yurt dışındaki vatandaşlar için özel bir “Gurbetçiler Bakanlığı” kurulamadı. Türkiye’nin nüfusu 86 milyon. Avrupa’da ise 6-7 milyon Türk yaşıyor. Sadece Avrupa’daki Türklerle ilgilenecek bir bakanlık kurulsa ve bu insanlarla yakından ilgilenilse çok güzel olur.
Fransa’ya işçi göçünün üzerinden yaklaşık 60 yıl geçti. Gurbetçiler için bazı sosyal iyileştirmeler yapıldı. Eskisi gibi sabahın erken saatlerinde kuyruklarda bekleme durumu azaldı. Randevu sistemleri getirildi. Emeği geçenlerden Allah razı olsun, bu konuda düzenlemeler yapıldı.
Ancak sadece konsolosluk işlemleriyle yurt dışındaki vatandaşları idare etmek yeterli değil. Bu benim şahsi görüşüm ama ezici çoğunluğun da farklı düşündüğünü sanmıyorum. Biraz yalnız bırakılmış hissediyoruz.
Burada dernek çatısı altında güzel çalışmalar yapılıyor. Elbette olumsuzluklar da oluyor. Ancak hiçbir yapı dört dörtlük değildir. Önemli olan eleştiriye açık olmak ve yanlışları düzeltmektir.
Biz de Türk toplumunun bir parçasıyız. Önce kendimizi eleştirmeliyiz ki doğruyu bulabilelim, daha güzel işler yapabilelim. Eğer eleştiri olmazsa gelişme de olmaz. Yanlışlar düzeltilmez.
İnşallah dernekler içerisinde de, Türkiye’de yaşayan gurbetçiler adına da her şey daha güzel olur.
Bir YTB var, yani Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı. Ancak bölge bölge dolaşıp vatandaşlarla birebir temas kurma konusunda eksiklikler var. Genellikle Türk nüfusunun çok yoğun olduğu yerlere gidiliyor.
Benim başkanı olduğum Auxerre şehri bir il merkezi. Burada valilik var ve yaklaşık 500-600 vatandaşımız yaşıyor. Bugüne kadar müşavirimiz ve başkonsolosumuz dışında buraya gelen bir yetkili görmedim. Başkonsolosumuz da ancak yakın dönemde geldi.
40 yıldır burada bir Türk toplumu yaşıyor. Yetkililerin kendi inisiyatifleriyle gelip “Burada neler oluyor, vatandaşlarımızın durumu nasıl?” diye sormasını isterdik. Ama böyle bir şey yaşanmadı. Mutlaka davet etmemiz gerekiyor.
En azından bir gün bir telefon açılıp “Burada 500 Türk vatandaşı yaşıyor, ne yapıyorsunuz, nasılsınız, sizinle bir toplantı yapabilir miyiz?” denilmesini beklerdik. Ben 13 yaşında Fransa’ya geldim. 40 yıldır buradayım. Bugüne kadar böyle bir şey yaşamadım. Aranmadık, sorulmadık.
–Oradaki yabancılar arasında Türklerin konumu nedir? Fransızların Türklere bakışı nasıl?
Ergin Büyüklü: Ben bulunduğumuz bölgeden bahsedeyim. Auxerre’de Fransızlarla Türk toplumu arasında ciddi bir sorun yok. Gençlerimiz de yetişkinlerimiz de genellikle işinde gücünde insanlar. Gençlerimiz çok dağınık değil, kötü alışkanlıkları yok. Ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur, fazla detaya girmeyeyim.
Okuyan okulunda, çalışan işinde gücünde. Fransız toplumuyla da kamu kurumlarıyla da genel olarak iyi geçiniyoruz.
Son belediye seçimlerinde toplumumuzdan biri belediye meclisine aday oldu ve seçildi. Şu anda belediyede encümen üyemiz var.
Elbette bölgemizde yabancı düşmanlığı da var. Ancak bunu sokakta, insanlar arasında çok hissetmiyoruz. Fransızlarla Türkler arasında bireysel ilişkilerde büyük bir problem yaşamıyoruz.
Bu durumu daha çok kamu kurumlarında hissediyoruz. Özellikle valilikte, bazı resmî işlemlerde veya sosyal yardım kurumlarında… Örneğin oturum işlemlerinde, ev kiralama dosyalarında veya yardım başvurularında zaman zaman yabancı düşmanlığını hissediyoruz.
Yeni nesil gençlerimiz Fransızcayı çok iyi konuşuyor. Derdini anlatabildiği zaman sorun yaşanmıyor. Ancak isim soyisim sorulduğunda ve kimlik ibraz edildiğinde “yabancı” olduğunuzu hissettiren bir bakış açısıyla karşılaşabiliyoruz.
Genel toplum içerisinde bunu çok yoğun hissetmiyoruz ama kamu kurumlarında zaman zaman hissediyoruz.
– Başkanım, ben gerekli soruları sordum. Türk toplumuna vermek istediğiniz bir mesaj varsa buyurun, sizi dinliyorum.
Ergin Büyüklü: Çok sağ olun, teşekkür ediyorum zaman ayırdığınız için.
Topluma vereceğim mesaj çok basit: Birlik ve beraberlik. Herkes bunu söylüyor ama gerçekten uygulamamız gerekiyor.
Özellikle Türkçemize ve Türk okullarına önem vermemiz lazım. Milli Eğitim’in gönderdiği öğretmenler var. Önce dilimizi, yani Türkçemizi öğrenelim. Dinimizi de böylece daha kolay ve daha doğru öğrenebiliriz.
Türkçe bilmeden dinini öğrenmeye çalışan kişi ya yanlış öğrenir ya da bocalar.
– Sağ olun, teşekkür ederim.
Ergin Büyüklü Ben Teşekkür Ederim














