Türkiye’nin Gaziantep vilayetinde dünyaya gelen, babasının görevi nedeniyle çocukluk yıllarını Balıkesir’de geçiren, İstanbul’daki Galatasaray Lisesi’nde eğitim gören ve daha sonra yolu Fransa’nın başkenti Paris’e düşen yazar Nedim Gürsel, uzun yıllar Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde (CNRS) görev yaptı. Bazı önemli eserlerini de Paris’te yaşadığı dönemde kaleme aldı.
Birçok dile çevrilen yaklaşık 60 kitaba imza atan Nedim Gürsel, bugün Fransa’daki en tanınmış Türk yazarlar arasında yer alıyor.
Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Nedim Gürsel ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide, yaşamını, yazarlık serüvenini ve edebiyata bakışını konuştuk.
Tansu Sarıtaylı: Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Gerçi herkes sizi tanıyor ama bir de sizi sizden dinleyelim.
Nedim Gürsel: Bunun tarihini artık söylemiyorum. Gaziantep’te doğdum ama internette her yerde kaç yılında doğduğum zaten belirtiliyor. Çocukluğum Balıkesir’de geçti. Yıllar sonra otobiyografik bir kitap yazdım: Sağ Salim Kavuşsak. Orada Balıkesir’deki çocukluğumu anlattım.
Daha sonra İstanbul’a taşındık. Galatasaray Lisesi’nde sekiz yıl yatılı okudum. Ardından Paris yıllarım başladı. Bu bir seçim değil, zorunluluktu. 12 Mart Muhtırası’ndan sonra bir yazımdan dolayı hakkımda dava açıldığı için Paris’e geldim. Geliş o geliş… Elli yıldır Paris’teyim. Neredeyse yarım asır demektir.
Elbette Türkiye’ye çok sık gidip geliyorum ama gidemediğim dönemler de oldu. Sonuç olarak kendimi Paris’te yaşayan bir Türk yazarı olarak tanımlayabilirim.
Tansu Sarıtaylı: Bugüne kadar yazdığınız kitaplar, belki de Balıkesir’deki o 5-6 yaşındaki çocuğun boyunu aşmıştır diye düşünüyorum. Sayı olarak vermekte bir mahsur yoksa, bugüne kadar kaç kitabınız yayımlandı?
Nedim Gürsel: Bu güzel bir benzetme. Gerçekten de Balıkesir’de 6 Eylül İlkokulu’na giden Nedim Gürsel’in boyunu aşacak kadar kitabım oldu. Yaklaşık 60 kitap diyelim.
Çünkü edebiyatın hemen her alanında ürün veren bir yazar oldum. Roman, öykü, deneme, inceleme ve gezi yazıları yazdım. Bir tek şiir alanında kitabım yoktu. O da gerçekleşti. Uzun Sürmüş Bir Ayrılık İçin 40 Kısa Şiir adlı kitabım yayımlandı. Geçtiğimiz yıllarda Fransa’da da yayımlandı ve beklemediğim bir ilgi gördü.
Bu kitap, haiku tarzında yazılmış kısa ve erotik şiirlerden oluşuyor. Elbette bir kitapla şair olunmaz; eğer Rimbaud değilseniz. Ben de kendimi şair olarak görmüyorum ama şiirin de artık çalışmalarımın içine girdiğini söyleyebilirim.
Bir de şunu belirteyim: Yaşlandıkça demeyeyim, çünkü yaşlanmayı kabul edemiyorum; ama yaş aldıkça verimimin arttığını düşünüyorum. Kitapların sayısı da böylece çoğaldı.
Tansu Sarıtaylı: Kitap yazmak için günlük olarak ne kadar zaman ayırıyorsunuz?
Nedim Gürsel: Tabii bu, yazdığım esere göre değişiyor. Uzun yıllar boyunca önce Sorbonne Üniversitesi’nde, sonra INALCO’da Çağdaş Türk Edebiyatı dersleri verdim. Kadrom ise CNRS’deydi. Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde çalıştım.
Dolayısıyla yazmaya zaman ayırabiliyordum. Bunun bir kısmı üniversite ve araştırma çalışmalarına yönelikti. Yazdığım bazı kitapları doğrudan Fransızca kaleme aldım.
Şimdi ise daha fazla zamanım var. Daha az yolculuk ediyorum. Bazen yorulmaya mı başladım acaba diye kendime soruyorum. İnşallah öyle değildir diyerek bu düşünceyi geçiştiriyorum.
Sabah kahvaltıdan sonra yazı masasına oturuyorum. Eğer evdeysem ve yazı iyi gidiyorsa, bazen öğle yemeğini bile atlayıp akşamüstüne kadar çalışabiliyorum. Ancak iyi gitmiyorsa fazla ısrar etmiyorum. Dışarı çıkıyor, vakit geçiriyor ya da randevularım varsa onlarla ilgileniyorum.
Okumaya da zaman ayırmam gerekiyor. Ancak artık ne yazık ki zevk için değil, çoğu zaman görev gereği okuyorum. Çünkü yazdığım kitaplar ciddi araştırmalar gerektiriyor. Osmanlı tarihinden yola çıkarak yazdığım romanlar da buna dahil. Örneğin Boğazkesen ya da Lale Devri’nde geçen Aşk ve İsyan gibi.
Türk edebiyatının benden önceki kuşaklarını çok iyi tanıyorum ama genç kuşakları tanımakta biraz geç kaldığımı da itiraf etmeliyim.
Tansu Sarıtaylı: Bir roman üzerinde çalışırken başka bir kitap projesi de zihninizde oluşuyor mu?
Nedim Gürsel: Her zaman yalnızca yazdığım kitaba odaklanamıyorum. Kafamda aynı anda birkaç proje olabiliyor. Bunların bazıları yarım kalıyor, bazılarını ise tamamlayabiliyorum.
Bir projeyi bitirdiğimde kısa süreli bir rahatlama hissediyorum. Ancak çok geçmeden yeni bir proje zihnimde şekillenmeye başlıyor.
Burada daha çok romandan söz ediyorum. Öykü farklı bir alan. Öykülerimde her zaman şiirsel bir atmosfer yaratmaya çalıştım. Roman ise bir yapı kurmak ve onu tutarlı bir biçimde sürdürmek demek.
Bazen başka yazarlara göndermeler de oluyor. Örneğin Şeytan, Melek ve Komünist adlı romanımda Nazım Hikmet ön plandadır. Onun üzerinden 20. yüzyılı ve komünizmi sorgulayan bir romandır. Nazım Hikmet’in yaşamına da çeşitli göndermeler içerir.
Bütün bunlar bilgi gerektiriyor. Notlar almanız, arşivleri taramanız gerekiyor. Boğazkesen’i yazarken böyle çalıştım. Uzun yıllar kahvelerde ve kütüphanelerde de yazdım. Kendimi eve kapatmadım.
Ama şimdi sanki giderek bir kapanış dönemi yaşıyor gibiyim. Umarım uzun sürmez.
Tansu Sarıtaylı: Bugüne kadar kitaplarınız Fransızcanın dışında hangi dillere çevrildi?
Nedim Gürsel: Kitaplarım yaklaşık 20 dile çevrildi. Bunların arasında Avrupa dilleri ön planda. Almanca, Portekizce, İspanyolca, İtalyanca ve Danca bunlardan bazıları. Ayrıca Balkan ülkelerinde yayımlanan kitaplarım da oldu. Bulgarca, Sırpça, Hırvatça ve Yunancaya çevrilen eserlerim bulunuyor. Yaklaşık 10 kitabım Yunancaya çevrildi.
Arapçaya da oldukça fazla kitabım çevrildi. Açıkçası dünyaya açılmayı bana Paris kazandırdı. Bunu büyük ölçüde Paris’e borçluyum. Çünkü Paris hâlâ dünya edebiyatının nabzının attığı kozmopolit kentlerden biri. Kitaplarımın bazıları doğrudan Türkçeden, bazıları ise Fransızcadan diğer dillere çevrildi.
Fransızcaya ise toplam 30 kitabım çevrildi. Bunların arasında az önce sözünü ettiğim farklı türlerdeki eserler de bulunuyor.
Tansu Sarıtaylı: Peki bir gün yazamama korkusu yaşıyor musunuz, Nedim Bey?
Nedim Gürsel: Tam da üstüne bastınız. Açıkçası şu sıralar bu korkuyu yaşıyorum ve bu giderek yoğunlaşan bir endişeye dönüşüyor. On bir roman yazdım. Şimdi ise on ikinci romanımı yazamayacağım gibi bir vehme kapıldım.
On birinci romanımın adı biliyorsunuz Son Yolcu idi. Ondan önceki gezi kitabımın adı da Son Fasıldı. Artık Türkiye’deki yayınevim olan Doğan Kitap’tan Cem Erciyes bana, “Bu sonları artık bırak, başlangıçlarla ilgilen” dedi. Yeni romanımı sabırsızlıkla beklediğini söyledi.
Bir hafta önce kendisine yeni kitabımı gönderdim ama bu bir roman değil. Paris Buluşmaları adlı, Paris’teki hikâyemi anlattığım bir kitap. Aslında “son” diye bir şey yok. Sizler ve okurlar yeni kitaplar beklemeye devam ediyorsunuz. Bana da bunu hatırlattı.
Tansu Sarıtaylı: Paris dediniz. Peki hiç Amerika’da yaşamayı düşündünüz mü?
Nedim Gürsel: Bir ara düşünmenin ötesine geçip girişimde bile bulundum. O yıllarda Boston’da yaşayan bir sevgilim vardı. Tatillerde onu görmeye gidiyordum, o da zaman zaman Paris’e geliyordu. Böyle bir düzen kurmuştuk.
Bir gün bana, “Bu gidip gelmeler sürekli devam etmeyecek. İstersen burada bir iş bulmaya çalış” dedi. Bu, 1980’li yılların sonlarıydı. Harvard Üniversitesi’nde Avrupa Araştırmaları Bölümü yeni kurulmuştu ve bölümün başındaki Fransız profesör de girişimime olumlu yaklaştı.
Harvard’da ders verme ihtimali doğmuştu ancak İngilizcem yeterli değildi. Bana, “Zamanla geliştirirsiniz” dediler. Buna rağmen Paris’i terk edemedim.
O dönemde gençtim; kırklı yaşlarımdaydım. Eğer Amerika’ya yerleşmiş olsaydım büyük ihtimalle Boston’u, daha sonra da New York’u tercih ederdim. New York da beni etkileyen kentlerden biri oldu. Bir dönem sık sık gidip geldim. Ancak İngilizcemi daha çok taksi şoförlerinden öğrendiğim için Shakespeare İngilizcesi olmadı.
Tansu Sarıtaylı: Gezdiğiniz birçok ülke var. Bu ülkelerden etkilenerek yazdığınız romanlar ya da kitaplar oldu mu?
Nedim Gürsel: Hem romanlarımda hem de gezi kitaplarımda beni derinden etkileyen kentler oldu.
Örneğin Resimli Dünya romanımı büyük ölçüde Venedik’te yazdım. Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapan Venedikli ressam Gentile Bellini’nin izini süren bir sanat tarihi profesörünün hikâyesini anlatan bu romanda Venedik’in etkisi çok büyüktür.
Berlin de beni etkileyen kentlerden biridir. Şeytan, Melek ve Komünist romanını büyük ölçüde Berlin’de yazdım. Mainz Gölü kıyısındaki bir yazar evinde konuk olarak bulunduğum dönemde çalışmalarımı sürdürdüm. Eski Doğu Berlin’e ait arşivlerde araştırmalar yaptım. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra kente gittiğim için o dönemi yerinde göremedim ama arşivler bana önemli kaynaklar sundu.
Elbette Paris de hayatımda çok önemli bir yer tutuyor. Ancak Paris’ten yeterince söz etmediğimi düşünüyorum. Belki de bu nedenle Paris Buluşmaları kitabını kaleme aldım. Bir anlamda Paris’e olan borcumu ödemek istedim.
Berlin, Paris, Venedik ve elbette İstanbul… Sanırım kitaplarımda en çok sözü geçen kent İstanbul oldu. İstanbul zamanla benim eserlerimde hem geçmişi hem bugünüyle güçlü bir imgeye dönüştü. Elbette başka kentler ve ülkeler de beni etkiledi ancak bu dört kent her zaman ön planda yer aldı.
Tansu Sarıtaylı: Son yıllarda, geçmişte olduğu gibi Paris’te çok sayıda Türk sanatçıya rastlamıyoruz. Eskiden ressamlarımız, piyanistlerimiz ve farklı sanat dallarından isimler burada daha görünürdü. Bir yazar olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Nedim Gürsel: Doğru ve güzel bir soru. Sen de bunu yakından izleyen isimlerden birisin. İlgin için teşekkür ederim.
Geçtiğimiz günlerde Paris’in Türk Ressamları adlı kitabım yayımlandı. Bu kitapta altı ressamı ele alıyor ve eserlerini inceliyorum: Fikret Mualla, Ömer Kaleşi, Abidin Dino, Mehmet Güleryüz, Onay Akbaş ve Utku Varlık.
Bu ressamlar üzerine çalışırken bir dönem Paris’e çok sayıda Türk ressamının geldiğini, bazılarının buraya yerleştiğini, bazılarının ise Türkiye’ye döndüğünü gördüm.
Buna karşılık, sürgün dönemleri dışında Paris’e yerleşen Türk yazarlarının sayısının oldukça az olduğunu da fark ettim. Bu bakımdan burada çok fazla rakibim olmadığını söyleyebilirim. Belki de bu benim için avantajdır.
Ancak özellikle ressamların Paris’i mesken tuttuğu bir gerçek. Sonraki dönemlerde bazı sanatçılarımız başka kentlerin çekimine kapıldı.
Örneğin Mehmet Güleryüz’ü 1970’li yıllarda, devlet bursuyla Paris’e geldiğinde tanımıştım. Daha sonra Türkiye’ye döndü, ardından bir süre New York’ta yaşadı ve sonrasında yeniden Paris’e geldi. Bildiğiniz gibi burada hayatını kaybetti.
Yakın dostum Komet, Mübin Orhon, Abidin Dino, Avni Arbaş ve Selim Turan gibi isimler ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında Paris’e gelen ve burayı yaşam merkezi hâline getiren sanatçılar arasındaydı.
Bugün ise sayılarında belirgin bir azalma var. Çünkü zaman onları öğüttü. Kimileri artık hayatta değil. Kimileri Utku Varlık örneğinde olduğu gibi kendi dünyalarına çekildi. Kimileri ise Türkiye’ye dönerek oraya yerleşti.
Bunun nedenleri arasında başka kentlerin cazibesi, Paris’in artık eskisi kadar sanatın merkezi olmaması ve başka etkenler sayılabilir. İlk aklıma gelen nedenler bunlar.
Tansu Sarıtaylı: Son yıllarda kitap okumada yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da bir düşüş yaşanıyor. Sizce gelecek nesillerde kitaba olan ilgi yeniden artabilir mi? Gençler artık büyük ölçüde dijital dünyaya yönelmiş durumda. Basılı kitap satışlarında da bir düşüş gözleniyor. Bu sizce geçici bir dönem mi, yoksa gelecekte daha da azalacak mı?
Nedim Gürsel: Açıkçası bu durum beni endişelendiriyor. Kitaba önem veren bir yazar olarak, senin bu gözleminde haklı olduğunu düşünüyorum. Genç kuşak artık dijital dünyaya yöneldiği için okumayı ya da bildiğimiz anlamda kitabı eline almayı ihmal eder oldu.
Örneğin ben Paris’e ilk geldiğim yıllarda metroda insanlar kitap okurdu. Şimdi ise çoğu yalnızca cep telefonlarına bakıyor. Elbette kitap hâlâ var, yaşamaya devam ediyor. Henüz ölmedi. Ancak yapay zekânın da devreye girmesiyle birlikte önemli bir dönemeçte olduğumuzu düşünüyorum.
Bazı mesleklerin ortadan kalkabileceği söyleniyor. Örneğin yazınsal çeviri diye bir alan var. Eğer yapay zekâ bu işi tamamen üstlenir ve çeviriyi yeterli ölçüde gerçekleştirmeye başlarsa ya da bazı romanlar yapay zekâ tarafından yazılırsa, bunun oldukça endişe verici bir durum olacağını düşünüyorum.
Çünkü çeviri emek gerektiren yaratıcı bir iştir. Ayrıca yapay zekânın yaptığı çevirilerde hâlâ ciddi hatalarla karşılaşabiliyoruz. Bu konu günümüzde yoğun biçimde tartışılıyor.
Ben ise biraz bu tartışmanın dışında kalıyorum. Benim gibi yazarlara ve çizerlere zaman zaman “dinozor” diyorlar. Evet, ben bir dinozorum. Çünkü hâlâ elle yazıyorum. Bilgisayarı kullanıyorum ama daha çok düzeltmeler, çıkarmalar ve eklemeler yapmak için kullanıyorum. Bir anlamda daktilo kullanır gibi çalışıyorum. Yazma sürecimin ilk aşaması ise hâlâ el yazısıyla gerçekleşiyor.
Tansu Sarıtaylı: Kitaplarınızı önce elle yazıyor, ardından bilgisayarda mı düzenliyorsunuz?
Nedim Gürsel: Evet. Genel olarak elle yazmayı seviyorum. Bu biraz alışkanlık meselesi de olabilir. Elbette daha sonra bilgisayar üzerinde gerekli düzenlemeleri yapıyorum. Sanırım bu, geçmişten bugüne taşıdığım bir çalışma alışkanlığı.
Tansu Sarıtaylı: Nedim Bey, benim sormayı unuttuğum ya da sizin özellikle eklemek istediğiniz bir düşünce varsa paylaşabilirsiniz.
Nedim Gürsel: Çok teşekkür ediyorum. Her zaman beni desteklediniz. Ben, yazarın fildişi kulesine çekilip yalnızca orada çalışmasını pek doğru bulmuyorum.
Yazar, kitabı yayımlandıktan sonra okurlarıyla buluşmalı. Bu nedenle bu tür söyleşilere önem veriyorum. Çünkü yazarlık, yalnızlığı gerektiren bir uğraş. Ancak kitap yayımlandıktan sonra biraz da okuruna ait olmalı diye düşünüyorum.
Yazarla okur arasındaki bağı kuranlar da sizlersiniz; gazeteciler ve medya mensupları. Bu nedenle hepinize, bütün gazeteci dostlara teşekkür etmek isterim.
Tansu Sarıtaylı: Rica ederim. Bize zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim.














