FRANSA’DA YARIM YÜZYILDIR YAŞAYAN TÜRKLERDEN HASAN HÜSEYİN ÇATAK

Konyalı Hasan Hüseyin Çatak: Ömrümüzün üçte ikisini Fransa’da geçirdik Konyalı Hasan Hüseyin Çatak: Fabrikada çalışıyordum, Avrupa akımına biz de kapıldık geldik.

Fransa’da yarım asırdır yaşayan Türklerle ilgili röportaj serimizde bu sefer 51 yıl önce Konya’dan çıkan Hasan Hüseyin Çatak var. Tarlasını, traktörünü satıp Avrupa’ya gidenleri gören Çatak, “Seydi Şehir Alüminyum Fabrikasında çalışıyordum, ama bu Avrupa akımı bizi cezbetti” diyerek yarım asırlık anılarını anlattı.

Tansu Sarıtaylı- Hasan Hüseyin bey, Fransa’ya ne zaman ve nasıl geldiniz?

Hasan Hüseyin Çatak- 1973 yılının 11’inci ayında geldim. Bizim buralara gelmemizin ana sebebi ekonomik sıkıntılar. İki sene yol firmasında çalıştım, iki yıl da beton fabrikasında çalıştık. Bina için teras işleri ve sonra da zift işinde, binaların üzerinde yani inşaat işlerinde çalıştık. Emekliliğimizi de o işlerde çalışa çalışa kazandık.

Tansu Sarıtaylı- Fransa’ya gelişiniz resmi yollardan mı oldu?

Hasan Hüseyin Çatak- Evet, İş ve İşçi Bulma Kurumu üzerinden resmi yollarla geldim. Fakat ertesi yıl 1974’ün dördüncü ayında resmi kanalda gelme imkanına son verdiler. Türkiye’de Seydişehir Alüminyum Fabrikası’nda çalışıyordum. Arsa almıştım, ev yapacaktım. Ama Avrupa merakı bizi de sardı.
Tarlasını, traktörünü satıp Avrupa’ya giden arkadaşları duyuyorduk. Ben de hazır imkan varken niye gitmeyeyim diye düşündüm. 10 sene çalışır, ekonomik imkanlarımız daha iyi olur dönerim diyordum. Ancak 10 sene sonra çocukları da Fransa’ya getirmek mecburiyeti oldu. Çocuklar da gelince, artık memlekete dönemedik.

Tansu Sarıtaylı- Vatandaşlık aldınız mı?

Hasan Hüseyin Çatak- O zamanlar Kadir Mısırlıoğlu, Necmettin Erbakan hocalar Fransa’daki konferanslarda “Buranın vatandaşı olun” diye tavsiye etti. İkinci kimlik almanın ne gibi zararı olabilir diye söylediler. O zamanlar kolaydı, gelin başvurun alın diyorlardı. Ama biz almadık. Tercih etmedim.

Tansu Sarıtaylı- Peki Fransa’ya geldiğiniz zaman çok zorlandınız mı bu ülkede?

Hasan Hüseyin Çatak- İlk zamanlar haddinden fazla zorlandık, çünkü dil bilmiyorduk. Ekmek almakta bile zorlanırdık. Ayrıca o zamanlar büyük mağazalar yoktu, bakkal dükkanına girdiğimiz zaman çay şekerini bile bulup alamazdık. İşçi olarak işimizi öğrenmek zor değildi zaten çoğu yaptığımız şeylerdi, ama dil zor geldi. Hala bu dili konuşmaktan aciziz. Çünkü ilk başta gerek görmedik, birkaç yıl çalışıp geri döneceğiz diye düşündük. Ayrıca çalışıp dururken yabancı bir arkadaş edinme veya kafelerde vakit geçirme gibi bir alışkanlığımız yoktu. Zamanla da o kolay öğrenme yeteneğini kaybettik. Ayrıca dışarıda gezerken yanınızda lisan bilen biri olurdu. Ayrıca burada Ermeni arkadaşlarımızın da çoğu biliyordu.

Tansu Sarıtaylı- Burada en çok zorlandığınız şey ne oldu?

Hasan Hüseyin Çatak- Zorlandığımız şeyler arasında birincisi helal et yemekti. Domuz eti midir, koyun mudur, dana mıdır? Domuz değilse bile acaba nasıl kesilmiş? Bunlar hep dert hep soru işareti. O problemleri aştık, şimdi artık her şey var. Her yerde helal et bulmak kolay. O zamanlar gelen hocalarımıza ilk sorduğumuz şey helal et olurdu. Domuz etiyle koyun veya dana eti aynı yerde satılıyor., Aynı bıçakla kesiliyor. Birbirine bulaşıyor. Ne yapalım diye sorduğumuzda “Bismillah çekin yiyin” derlerdi. Böyle durumlar yaşadık.

Tansu Sarıtaylı- Başka ne var ilk yılların zorluklarından?

Hasan Hüseyin Çatak- Zorluk çektiğimiz konulardan biri de cami bulmaktı, cemaatle namaz kılmaktı. İşçi arkadaşlarımızın içinde hoca olan yoktu. Onun tabi etkisi oldu. Diğer yandan cami yoktu, şimdi birçok yerde cami var. O ara Paris’in içinde bir cami vardı, bayram namazı kılmaya gittik, fakat bayram namazı bir gün önceden kılınmış. Yani Araplar kendi hesaplarına göre kendi kafalarına göre bir gün önceden bayram yaparlardı. Bir sene sonra tercüman vasıtasıyla camiyi öğrendik, zaman zaman ziyarete gider orada namaz kılardık. Ayrıca o şekilde arkadaşlarımızı da ziyaret ederdik. Ancak cami cemaati bulamamanın sıkıntısını çektik. Daha sonraki yıl otellerin altını kullanmaya başladık. Bazı aktif arkadaşların talebiyle, otellerin altında, sinema salonlarında cemaatle namazlarımızı ve teravihleri kılmaya başladık. Allah’a şükür o sıkıntıları atlattık artık.

Tansu Sarıtaylı- Peki Fransızların o yıllarda Türklere bakışı nasıldı?

Hasan Hüseyin Çatak- Türklere çok ehemmiyet veriyorlardı. Çünkü çalışmamız çok iyiydi. Yani Arapların veya Afrikalıların iki günde yaptığı işi biz bir günde bazen yarım günde tamamlıyorduk. Üstelik el işçiliğimiz çok kaliteliydi, daha sağlam yapıyorduk. Bu da dikkat çekiyordu. İşi bildiğimiz, iyi yaptığımız için bizi severlerdi. Tabi o zamanlar iş çokluğu vardı, makine imkanı pek yoktu, hemen her işi beden gücüyle yapıyorduk. Özellikle yol işlerinde ve inşaatta iş çoktu, onda da makine yoktu. Çoğu yere de makine götüremezdin zaten. Kazma kürekle yolları açıyorduk, kamyonları da kürekle dolduruyorduk. Dolayısıyla işçiye, insan emeğinin gücüne ihtiyaç çoktu. Biz de iyi çalıştığımız için bize daha fazla para veriyorlardı.

Tansu Sarıtaylı- Ne kadar kazanıyordunuz?

Hasan Hüseyin Çatak- Başkaları 700 Frank, 1000 Frank ücretle fabrikalarda çalışırlardı. Biz 1200-1300 Frank ücretle inşaatlarda çalışırdık. Biz daha hızlı daha kaliteli iş yaptığımız için diğer milletlerden işçiler 1000 Frank alırken bizim 1500 Frank aldığımız olurdu. Ekip çalışması yapılıyordu, hem kendinizin hem ekibinizin eli hızlıysa çok tutuluyordunuz. Başka bir patron transfer ettiğinde 2500 Frank’a işe başlardık.

Tansu Sarıtaylı- Makine yok muydu Fransa’da?

Hasan Hüseyin Çatak- Emek gücüne dayalı iş çoktu. Arazi şartları sebebiyle her yere makine sokmak veya makine yetiştirmek mümkün olmuyordu. Ayrıca iş yaptıran firmanın imkanları da çoğu zaman müsait olmuyordu. Büyük firmalarda makine olsa da her yere erişmesi mümkün değildi. Firmalar çekiç kullanırdı, makine ne gezer. İşçi emeğiyle tahtayla kalıbı yapıyorduk. Kamyonları bile kürekle dolduruyorduk. 1980 veya 1985 sonrasında makineleşme çok oldu. Almanya’da 1980’den sonra benzer şekilde.

Tansu Sarıtaylı- Peki şimdi Türkiye’deki iş imkanları, çalışma hayatı nasıl görünüyor?

Hasan Hüseyin Çatak- Bugünkü Türkiye’de işsiz olsa da gençleri çalıştıramıyorsunuz, görünen öyle. Ben bu durumlara ibretle bakarım. Memleketim sanatkardır, tüfek sanayi bizdedir. Silah sanayi olsun, makine imalat sanayi olsun hayli iyi. Bu alanlarda iş yapanlarımız var. Onlara baktığım zaman orayla burayı kıyasladığımda Fransa’da o kadar makine işi yoktu, ağır sanayi yoktu. Hep el işiydi. Yani ameleliğe dayalıydı. 1980’den sonra icatlarla çok hızlı gelişmeler oldu.

Tansu Sarıtaylı- Peki bugün Fransızların Türklere bakışı nasıl? Sizin geldiğiniz yıllarla şimdiki zamanı karşılaştırabilir misiniz?

Hasan Hüseyin Çatak- O gün için bize çalıştırılacak işçi, emek gücü olarak bakarlardı. Şimdi işini kuran Türkler epey var. Türk milleti olarak her alanda iş kuruyoruz.

Tansu Sarıtaylı- Peki kendi işini kurma süreci nasıl başladı? Orada ilginç yollar kullanılmıştı, anlatabilir misiniz?

Hasan Hüseyin Çatak- 1986 yılına, François Mitterrand devrine kadar Türkler kendi adına işini kuramazdı, kendi adına işyeri açamazdı. Cumhurbaşkanı Mitterrand bu kuralı kaldırdı. Öncesinde Türkler, şirket kurmak istediğinde, sokakta yatıp kalkan Fransızlara, sarhoşlara, evsizlere 2-3 bin Frank verip onun adına şirket kurardı. Parayı işi kuran yabancı kazanır, sorumluluğu onlar alırdı. İşi kuranlar, ona da çay parası kadar bir yevmiye öderdi. Mitterrand baktı ki kendi vatandaşı sorumluluk altında, yabancı vergi ödemiyor, işçinin sigorta primini dahi ödemiyor, hatta iş yerinin su ve elektrik parasını ödemiyor, bunu önlemek için harekete geçti. Zira birkaç makine bulup atölye açan bizim açıkgöz arkadaşlar parayı vuruyordu. Bunu gören yönetim, “Herkes kendi işini kendisi kursun, sorumluluklarını yerine getirsin, gerekirse kendi cezasını kendi çeksin” dedi.

Bugün de ibret aldığımız bir şeyler var daha Afrika’dan buraya gelen kişiler annesinin babasının kazancını oradan buraya getirip ülkesinin devlet bütçesinden yiyor. Ama O günlerde Türkiye’nin maddi gücü yetersizdi, Türkiye o zaman kendine bulamıyordu buradaki vatandaşına nasıl verebilirdi ki ! Buradaki vatandaşlar son yıllarda eliyle diliyle habire sövüp sayıyorlar. Ben memlekete yatırım yapmadım. Bu cami cemaatine yardım ettik dediğim gibi Yani tek zorlandığımız şey yurtdışındaki camilere yani buralara sahip çıkmaktı.

Tansu Sarıtaylı- Peki Hasan bey, sizin burada çocuklarınız var, torunlarınız var. Onlar Türkçe konuşabiliyor mu?

Hasan Hüseyin Çatan- Elhamdülillah ben evime dergiler aldım, efendime söyleyeyim Türkçe televizyon kanalı açtırdım. Ayrıca evimize sürekli Türkçe gazete girerdi. Evde Türkçe konuşurdum. Çocuklarımda Türkçe konusunda bir sıkıntı yok. Üç oğlan bir kızım, 10-15 torunum var.

Tansu Sarıtaylı- Onlar bir gün Türkiye’ye dönmeyi düşünürler mi?

Hasan Hüseyin Çatak– Şu an için düşünmüyorlar. Çünkü burada işleri var, burada okudular. Benim gibi zorluk çekmediler. Ben Türkiye’nin ezanının yokluğunu da çektim. Fakat şimdi Fransa’da camiler var, camiye, ezana, cemaate ulaşmaları kolay. Çocuklar burada yetiştiği için bizim özlemlerimizi ve cefamızı çekmediler. Onlar burada o manevi duyguları bulabiliyorlar, yokluk çekmiyorlar. Elhamdülillah okudular, dil sorunları da yok. Şimdi burada sıkıntıları yok. Ancak siyasi ortam çok değişirse, Fransızların aşırı siyasileri gelip haklarını elinden almaya kalkarsa o zaman kaçacak yer ararlarsa ne olur onu bilemeyiz.

Tansu Sarıtaylı- Türkiye’de hemen herkesin malı mülkü var peki ya sizin var mı?

Hasan Hüseyin Çatak- Türkiye’de bir evle bir kel bahçem var. Yani elin bahçesine gitmeyecek kadar. Doğrusu memlekette pek bir şey yapmadım. Aldığım şeyler de para etmedi. Dünyalık olarak aldığım arsaları da parayı kurtarmadan sattım. Bir de bazı kağıtlar vardı onlar da boş çıktı.

Tansu Sarıtaylı- Hangi kağıtlar, ortaklık veya hisse senedi mi?

Hasan Hüseyin Çatak- Yozgat çimento fabrikasına üye olmuşum, Kombassan’a üye olmuşum. Hatta Bursa’da gözlük fabrikasına üye olmuşum. Eskiden Fransa’ya gelen herkese her iş adamına, iş bilenlere kucak açardık. Sözde onlar bize yol gösteriyordu. Güya güzeli, doğruyu, iyi yatırımı anlattılar. O gelenlerden, Yozgat çanta fabrikası hissesi almışım. Merhaba ettiğim arkadaşlardı. 2 binlik, 4-5 binlik hisse almışım. Ama onları allak bullak etmişler hisse kuş olmuş. Çocuklarım bilgisayardan çıkarıp bakınca o hisse senetlerinin hepsi pul olmuş. Diyeceğim hayırsızdan, yiyenden hesap soran yok. Biz yeşil sermaye diye güvendik.
Şimdi baskı yaptıklarını, bunun gibi havaya gittiğini bildiğimiz için kurbanı dahi Afrika’ya veriyorum. Ayrıca Türkiye’dekilere bir para vereceğimize, akrabamız şaraba vereceğine Afrika’da kumun üstünde yaşamaya çalışan çocuklara gitsin diyorum.
Nihayetinde bu dünyada yediğimizden ve gerçek ihtiyacı olanlara verdiğimizden başka bir şey aslında bizim değil. Buna itikat ettik. Kimseyle de ortaklık yapmıyorum. Akrabalarımla da ortaklık yapmadığım için dargın mısın diye soranlar oluyor. Hayır dargın değilim, alakası yok.
Zamanında Türkiye’den buraya gelenlerle konuştuk, yedik içtik ama Kombassan gibi Yibitaş gibi, Bursa’ya gözlük fabrikası açacağız diyenler gibi birçok kişiyi gördük. Sonuçta biz dolandırıldık. Başardılar veya başaramadılar, nasıl oldu bilmiyorum ama biz memleketimizde bir fabrika daha açılsın, sanayi gelişsin, vatandaşlar çalışsın diye ümit ettik öyle para verdik. 1975’te Yozgat çimento fabrikası için 2 bin (Frank para verdim. Çimento fabrikaları satıldı. Biz havamızı aldık.

Tansu Sarıtaylı- Peki Hasan bey, bunca şey yaşamışsınız, Fransa’ya geldiğiniz için memnun musunuz?

Hasan Hüseyin Çatak- Buraya geldiğim ilk yıllarda şöyle rahat rahat ezan sesi duymadığım için, annemin babamın cenazesinde bulunamadığım için üzgünüm. Ama, gelip de bu camileri açabildiğimiz için mutluyum.
Ebu Eyyüp El-Ensari, 7’nci yüzyılda İstanbul seferine katılmış. İstanbul’un o zaman fethedilemeyeceğini bildiği halde onca yolu kat etmiş İstanbul surları önüne kadar gelmiş, oralarda gayret etmiş. Biz de burada bir şeyler yapacaklarını söyleyen hocalarımıza böyle hürmet gösterdik. Hatta, Türkiye’den gelip gavura hizmet edilir mi diyenlere de bu cevabı verdim. Cenabı Allah’ın rızası için gayret ediyoruz. Şimdi buralarda birçok cami var, minareli olan var kubbeli olan var. Şimdi bir Avrupalı gelse Türkiye’de kilise yapmak istese ne olur? Ben Paris’te camiyi açabiliyorsam, beş vakit namazımı rahatça kılabiliyorsam, onun da inancına göre ihtiyacı varsa bir kilise açılmış ben çok görmüyorum. Önemli olan çoluk çocuğumuza sahip çıkabilmek, onların iyi eğitim almalarını sağlamak. Bunu yaparken onları ailede iye yetiştirmek de gerekiyor.
Bakın şimdi buradayız. Buraya hepimiz farklı yollarla geldik, kimimiz metroyla, kimimiz otobüsle veya özel arabamızla. Ama hepimiz aynı ortamda buluştuk. Buluşma yerimiz burası. Burada huzurla ibadetimizi yapıyoruz, duamızı da ediyoruz.
Allah’a inanan, samimiyetle, iyi niyetle Allah’a dua eden Hıristiyan da olsa Yahudi de olsa kimse karışmasın. Kimse kimseden üstün görmesin. Kemdi inancımıza bakalım, kendimizi temiz tutalım. Gerisi boş.

Tansu Sarıtaylı- Teşekkürler Hasan Hüseyin bey.

Hasan Hüseyin Çatak- Ben teşekkür ederim Allah razı olsun.