PARİS LA TURQUOİSE RESTAURANTTA TANSU SARITAYLI İMZA GÜNÜ

Tansu Sarıtaylı Şiir Kitabı Elmas Karası’nı La Turquoise Restaurant da okurlarına imzalıyor.    8 Aralık 2019 Pazar günü saat 13:00’de “Elmas Karası ” adlı Şiir kitabının imza gününde okuyucuları ile buluşacak. Paris’teki 99 rue Falguiere, 75015 Paris Adrerisndeki La Turquoise Restaurant da gerçekleşecek olan imza günü saat 13:00 ‘de başlayacak. Yazarın Şiir kitabı Elmas Karasıyla ilgili, olarak basında yer alan bazı kritikler şunlar.

– YÜREKTEN YAZILMIŞ BİR ŞİİR KİTABI

Mesleği gazetecilik olan çok kişinin yazdığı haberlerden ve Tv ekranlarında Paris’ten bildirdiği haberlerden dolayı tanıdığı, gazetecilik görevinin yanı sıra yazın hayatına da el atan Tansu Sarıtaylı, yazdığı Elmas Karası adlı Şiir kitabına ilaveten yakın gelecekte okurlarının karşısına 45 yıllık gazetecilik anıları kitabıyla çıkacağını bekliyorum…

Bogaziçi Yayınları tarafından kitapçı raflarında okurlarını bekleyen Tansu Sarıtaylı imzalı “Elmas Karası” Yaşanılan Aşk’dan geriye ne kaldı ?. Kitabın yazarı Gazeteci Şair kitabın ilk sahifesinde hangi sözlerle Kitabı kime ithaf ediyor ? . Bana göre “AŞK” yaşamış sevgi ve sevdasını yüreğinde saklayanlara ithaf ediyor.

Tansu Sarıtaylı’nın “Elmas Karası” isimli kitabında yer alan AŞK Şiirleri yorumunu tarafsız gözle sizlere bırakıyorum. Gülriz Aldemir.

-https://www.bogaziciyayinlari.com.tr/kitap/elmas-karasi-tansu-saritayli-9789754515787

– http://www.eurovizyon.co.uk/kultur-sanat/gazeteci-tansu-saritaylinin-siirleri-kitap-oldu-h62718.html

-http://www.haber1.com/haber/987545/gazeteci-tansu-saritaylinin-ilk-siir-kitabi-cik

ŞAİR ŞİİRİNDEN VURULUR/ M. ŞEHMUS GÜZEL

Tansu Sarıtaylı şaka yapmıyor şiir yazıyor. ELMAS KARASI bunun ispatıdır.

Şair daha işin hemen başında, « önsözü »nde, « ustalarını » sıralıyor : « Nâzım Hikmet, Turgut Uyar, Can Yücel, Atilla İlhan, Cemal Süreya, Edip Cansever ».

Kitabını okuduğumuzda bu ustalara klasik türk şiirinin büyüklerini de eklememiz gerektiğini anlıyoruz : « Doldur kadehlerimizi Saki … Aç pencereleri Saki … Keyif bizim keder bizim aşk bizim ».

Yine okuma süreçi içinde kaynakları arasında Âşıklarımızın da, âşıklık geleneğinin de yer aldığı ortaya çıkıyor.

Önce ortaokul, lise ve gençlik yıllarımızın şairlerinin, sonra diğerlerinin ve bu arada Âşıkların şiirindeki etkileri açık.

Epey hacimli, az buz değil 448 sayfa, kitabın okunması zaman alıyor. Olsun. Böylece düşünülecek, ve isterseniz, yazılacak dünya kadar konuya kapı açıyor. Şair çünkü şiirinde hikaye(ler) anlatıyor : Size kendi özbeöz hikayelerinizi, yaşamınızdan kesitleri anımsatan. Şiiri o zaman öykü ve romanla atbaşı gidiyor. Bir kez daha Nâzım Hikmet’in şiir yerine öykü demesinin haklılığı doğrulanıyor.

Sarıtaylı’nın kitabını, ilan-ı aşktan aşkın sonuna kadar uzanan, uzanan, uzanan bir aşk destanı gibi okumak da mümkün. Değişik dönemleri, dertleri, sevinçleri, hüznü ve sonuyla. Evet her aşkın bir de sonu var mutlaka. Ama sonu demek aşkın ille bittiği anlamına gelmiyor. Tansu da ise hiç gelmiyor. Aşkını güneşe asıp kurulamak örneğin hiç aklına gelmiyor Bitmiyen aşk çileye dönüşüyor. Tansu çilekeş: Şair bütün aşamaları yaşamış, biliyor ve anlatıyor.

Bu şiirlerde gençliğimizin, ilk gençliğimizin, hatta çocukluğumuzun platonik aşklarını, küçük ve sevimli aşıklık anlarını bile bulabiliyouz. Hani sadece sevenin bildiği, sevilenin haberinin bile olmadığı aşk anlarımız. Bakıp bakıp iç geçirdiğimiz, bakıp bakıp bir türlü ağzımızı açıp iki laf edemediğimiz aşıklık durumları. Heyhat! An veya durum diyorum çünkü bu tür aşklar bir mevsimliktir. Bazen bir mevsimden de az sürebilirler. Bir göz açıp kapayıncaya kadar başlayan, yaşanan, biten. Evet hiç uzun sürmeyen cinsinden. Adam olana yeter. Ama Tansu’da böyle bir aşk bile uzun sürebilir. Seven adam aynı zamanda çünkü hem acı çeker, hem günleri ve geceleri sayar, hem de vefakardır, sapına kadar. Ölene kadar.

Ölüm imgesi, mezar ve mezarlık eksik değildir nitekim şiirinde. Burada da bir kez daha klasik türk şiiriyle buluşuyoruz.

Seven, Tansu’da, ille acı çekendir. Hep masum. Kimi kez coşkulu. Kimi zaman sessiz. Bakışlarla kendini anlatmak isteyen ama her yerde ve her zaman anlaşılamayandır. Bilhassa sevilenin anlayamaması aşıkı fena halde hırpalar, üzer. Hele oralı bie olmaması.

O zaman şair / seven umarı şarapta arar. Rakıda. Artık ne varsa.

Masum, coşkulu, sessiz, “gizil” aşk durumları sürer.

Zaman geçer aşk kalır. Zaman sararır solar aşk sürer. İşte bu vefadır.

Şiirleri tarihi tad da taşıyor. Şiirlerin dip tarihleri yanında, anlatılanlarda birer tarih vardır : Yaşanmışlıkların günlüğü.

Şair gurbette iç yolculuklara çıkıyor. Sılada, İstanbul, Bursa, İzmir’de, işte o hep bildiğimiz kadim Anadolu’da ise dış yolculuklardadır.

Ülkede, gözü kadar sevdiği anavatanda, yazdıklarıyla gözlemcidir, gördüklerini çok kez dertlenerek aktarır. Anlatır. Sılaya, herşeye rağmen, güzelleme de dizer. Gurbete eleştiricidir. Gurbetin çilesini çeker. Neredeyse elli yıldır Fransa’da yaşayan iyi gazeteci, iyi yazar Sarıtaylı’daki sıla özlemi derindir. Paris maris hikaye. Tansu yurtseverdir. Halkseverdir. Halkını katıksız sever. Bu tartışılamaz.

Şiirleri romantizm edebiyat akımına yakın. Dertler, yenik düşmüş aşklar çünkü öncelikli. Şirinde kader, red ve isyan, ayrı düşmek, hasret, özlem, hüzün ve melankoli ağır basıyor. Bunlar ana konuların başında geliyor. İşte bir örnek :

« Senden başkasını sevmedim / Bunu sana bile diyemedim / İşte o seven adam benim. / Paris’te avare avare dolaşan / Yalnızca sevdasıyla »

Bitmez, yineler, burada veya başka şiirlerinde :

« Kader örmüş ağlarını ».

« Kadere isyanım bundandır ».

« İsyanım var ».

Aşkta ızdırap, acı çekmek, göz yaşı dökmek, üzülmek, üzülmek ve üzülmek vardır. Hep. Mutlu aşk sanki imkansızdır. Mecnun.

Fransa’da romantizmin teorisyeni Victor Hugo olabilir, burada romantizm 19. Yüzyıla kadar inebilir. Olsun. Bizdeki kaynaklar daha farklı ve daha türlü türlüdür :

Evet çok açık ve bunu buraya yazıyorum : Romantizm Batı’nın tekelinde değil. Bizdeki Leyla ile Mecnun’u, ninelerimizin, halalarımız / bibilerimiz ve teyzelerimizin ve analarımızın (hepsini şükranla anıyorum. MŞG) anlattıkları masallarımızı bu vesileyle ana-biliriz. Tansu Sarıtaylı’nin şiirlerinde birkaç kez Leyla ve Mecnun’un ve kimi kez Ferhat ile Şirin’in anılması hiç de tesadüfi değildir.

Romantizm budur işte : Ruh hallerimizi aktarmak. Tansu da ruh halini ve / veya ruh hallerini anlatmaktan çekinmiyor. Başından sonuna kadar.

Bu akımda duygular aklı-usu, heyecan uysallığı yener. Hatta kimi zaman madara eder. Aşk gerçek yaşamı darmadağınık eder. İşte Tansu’nun şiirleri.

Bu şiir akımı usa ve uysallığa isyandır. Tutku ve tufandır çünkü. Duygular belirleyicidir : Kişinin, şairin, sevenin duygularının önceliği. Gerçeğin, yaşanılanın eleştirisi, reddi. Mutlu olmayı unutmak. Aşkı hep mutsuzluğa ayarlamak. Acı çekmek. Bizim de yazgımız bu demek. Kaderle hesaplaşılıyor gibi ama maçı hep kaderin kazandığı da dolaylı bile olsa kabul ediliyor. « Gizillik » yüceltiliyor. Mistik bir aşamaya doğru yol alınıyor. Tansu’nun Leyla’sı-Caroline’le veya Caroline’siz, yol alınıyor evet. Bakın nitekim Caroline’in yazımını bir tireyle hafifce değiştirince, Caro-line de yol-u anımsatan bir şeyler çıkıyor ortaya. Caroline’in kısaltılmışı Caro’dur ve Caro (Karo diye telafuz edin lütfen) ise Kara bile okunabilir. « Elmas Karası » kendini belki o zaman bir parça eleverir. Bir parça sadece. Yetmez. Dahasını bekler okuyucu, merak eder ve sorar : Kim bu Caroline ? Tansu nitekim bir yerde « Bana seni sordular Caroline » diye yazıyor hemen biraz sonra ekliyor : « Meğer kim olduğunu Merak etmişler » (aynen). Evet nasıl merak etmezsiniz ? Defalarca şiirlerin başlığında yer alan, daha defalarca şiirlerin varoluş nedeni bir « kahramanı » nasıl merak etmezsiniz ?

Gerçek hayatta hakikaten Caroline isimli böyle bir kadın, Caroline isimli böyle bir Leyla var mı ? Yoksa Şair bu kahramanı, yüceltilen kadın, sevilen kadın görüntüsünü / imajını vermek / canlandırmak için mi yarattı ? Bilinmez. Şaire sual de edilemez. Okunan da olmalı sırrı. Şaire sual ettim, kaçırmadım bu fırsatı ve Şair muamma bir yanıt verdi, yanıtını aynen aktarıyorum ve bilmeceyi çözmeyi okuyucuya bırakıyorum. Meraklısına :

« Bir insan edebiyat içinde olmaya görsün. Edebi anlamda soruyu sorarken, cevabını da anında kendisi gizlice sorunun içinde vermiş. Bunu da sevgili dostum yazar M. Şehmus Güzel’den başkası usulüne uygun şekilde araya sıkıştıramazdı. Bunu ben, yazarın kelime hazinesinin zenginliğine yorarım. Kolay değil : Satır aralarında soru ve cevabın, sırıtmadan, bir biriyle uyumlu bir şekilde, dans ettiğine tanık ediyor okuyucularını… »

İşte böyle : Romantik şair, yazar, ressam ve sanatçı yaşanılandan yaşanmışlıklardan « firar » etmek arzusunu da vurgular. Ama firar hep ertelenir. Hayat, yaşanılan, katlanılan hayat şiirleştirilir. Belki o zaman yaşanılan tahammül edilebilir konuma indirgenebiliyor. Belki. Ama şair yine de hayal dünyasında dolaşmayı tercih eder. Acıları, dertleri ve aşklarıyla.

 

Şair’in hakkını da yemeyelim Abiler, Ablalar : O kadar da umutsuz değildir ve yeri gelince nitekim Şair baklayı ağzından çıkarır :

« Hayatta zevk ve keyif almak güzeldir. » deyiverir. Nasıl mı ? Şifrelidir. Merak eden kitabın 277. sayfasından okuyabilir. Şifresiz açılmaz safyalar. Sonra yazmadı diyemezsiniz.

KARAMSAR

Evet Tansu’nun şiirleri tutkulu, melankoli yüklü, karamsar, « esrarengiz », gizililik dolu, uçuk, hayal dünyası geniş :

« Karınca yaya aya çıksa ». « Karıncaların Kaf dağına tırmanışı ». Kurgubilime ilk adımlarımızı atıyoruz : Karınca ordusu Kağ dağına ilerliyor. Karınca yaya aya çıkıyor. Şairin hayal dünyası eşsiz. Sadece dert yok.

Ne olursa olsun Şair mutlu olmanın zorluğunu vurgulamaktan vazgeçmiyor. Hele hem aşık hem mutlu olmak neredeyse imkansız. Ümitsiz. Umutsuz. Çaresiz. Çıkarsız. Sizi de üzecek derecede. Nitekim üzülüyorsunuz da.

Onun için şimdi tam sırasıdır ikinci sorumu soruyorum Tansu’ya :

« Neden bu kadar karamsar şiirlerin ? Şiir yazma dürtüsü, arzusu nasıl doğuyor ? Şiir mi kendini dayatıyor, şair mi şiirini arıyor ?» sorusunu sormak istiyorum. Çünkü şaire soru da sormak lazım şiirinin gizilliğini açıklaması için. Şairin her yazdığını anlayabiliriz diye bir kural yok. Nitekim anlayamıyoruz da. Anlayamadığımız gizillikleri şair açıklayabilir mi ? Açıklayabilirse işte sorumu sordum, açıklasın lütfen. Evet çünkü şairin niye böyle dertli, böylesine duygu yüklü şiirler kaleme aldığını belirtmesi de lazım.

Belki yanıtlar diyordum. İşte yanıtladı ve yanıtını buraya aynen alıyorum :

« Şair, nasıl karamsar olmasın ki ? Sabah uyanmışsın, hava çok güzel, ortam günlük güneşlik, bir de bakıyorsun gökyüzünü kara bulutlar kaplamış ve üstünüze gökkube çöktü çökecek. Aşk da böyle değil midir ? Ne güzel sevecen şen şakrak olduğunuz bir an, bir güzelin sitemkar sözleri içinizi karartmaz mı ? Bir kadın güzel olduğu kadar sitemkardır.

Ey sevgili, ‘Kelebeklerin ışığa koştuğu’ gibi sana koştuğumdan şikayet ediyorsun. Peki, ‘Senin çekici cazibenin’ bunda hiç mi suçu yok !

Lütfen söyleyin, Şair nasıl karamsar olmasın. Aşk ve Sevda sarmışsa yüreğini, beklentisinin ötesinde duygular sezinliyorsa, karamsar olmak kaçınılmazdır. »

Karamsarlıktan kurtuluş yok.

Tansu’nin şiirleri Orhan Gencebay’ın ve Ahmet Kaya’nın türküleriyle kardeştir.

Bu bağlamda örneğin Ahmet Kaya’nın « Acılara Tutunmak »ını, « Ağlama Bebeğim »ini, Orhan Gencebay’ın « Hatasız kul olmaz »ını, « Yarabbim Sen büyüksün (Mevsim Bahar olunca) »sını anımsatmak isterim. (1)

Örneğin Ahmet Kaya aynen şunları yazıyor / söylüyor :

« Yaşadım birkaç bin yıl / Acılara tutunarak ».

Tansu’daki « İsyanım var »da « kader örmüş ağlarını » okumalı. Daha sonra « kadere isyanım bundandır » diyecek. (2)

Yineliyorum : Tansu’nun kimi şiirinde, belki çoğunda, romantizm var. Kimi şiirinde Âşıklar geleneğine yaklaşıyor. Bu kitapta Batı ve Doğu yanyana.

Bir örneğini vereyim : « Güzel ve asil kadın… » başlıklı şiirinden bir alıntı yapıyorum :

« Bugün yine senin hayalindeki / Vadideki aşı boyalı evdeyim / Üstelik de senin hayalinleyim / Caroline. / Gölgesi düşmüş akan ırmağa / Kadehler elimizde aşk şarkıları / Söyler seni hayal edip yüreğim / Caroline »

Veya « Çaresini söyle doktor ! » başlıklı şiirinden şu parça :

« İnanın bakıp da bir görse / Yaptığına bin pişman olur / Acıdan sararıp solan yüzümü / Nehir gibi akıttı iki gözümü / Dinle doktor kesme sözümü ».

Şairin « Elmas Karası » Caroline, yukarıda değindiğim gibi. Şiirlerde sık sık adı anılıyor çünkü. Ama « Bingül » de var. Bakalım. Şiir kahramanları mı ? Gerçek mi ? Hayal mi ? Yineliyorum.

Şiirlerin temaları arasında Caroline, Bingül, mutsuzluk, acı çekmek, dertlenmek yanında yalnızlık (« Hadi gel sevgili yalnızlığıma ortak ol »), mevsimler ve doğa, kainat, dünya, insanlık da var…

Karamsar şaire kendi şiiriyle yanıt vermeliyiz derim :

« Uyan kalbim zaman sevmek zamanı. »

Böylece şair şiirinden vurulur. Umut kapısını çalar ve « Gözler kara elmas bakış pırlanta » ile mutlu yaşama bıraktığı yerden devam eder. Şaire de bu yakışır.

ŞİİRİNİN DOĞUŞU

Tansu Sarıtaylı Paris’te uzun yıllardan bu yana hep başkaları için, bizim için koştu, koşturdu. Tek başına birkaç kişinin yapacağından fazlasını gerçekleştirdi. Bir güne biraç günü sığdırmasını bildi. Şaşırttı. Evet çok çalıştı. Çok yarattı. Çok yazdı. Çok hadisenin, yaşanılanın, olayın, şeyin videosunu çekti. Paris’te ve yakın çevresinde ve birçok kentte daha yurttaşlarımızın yaptıklarına tanıklık etti, onların nabzını tuttu, ateşin ölçtü, tansiyonuna baktı. Ama kibar insandır, güzel insandır, teşhis koymadı, teşhise gerek bile duymadı, umutsuzluk aşılamadı. Ama hepsini aktardı : Birçok gazeteye, televizyon kanalına birinci elden haberler yetiştirdi. Koskocaman bir arşiv yarattı : Videolar, fotolar, yazılar. Şimdi de şiirler. Dahası da var.

Bir yerde, « Tamam kardeşim, biz buyuz, biz burada böyle yaşıyoruz, böyle eğleniyoruz, böyle yemek yiyoruz, böyle evleniyor, böyle aile kuruyor, böyle çoluk-çocuk sahibi oluyor, böyle maça gidiyor, böyle maç yapıyor ve arada bir bile olsa maçı kazanıyoruz. İnanmayanlar ‘Dünya Futbol Şampiyonu’ Fransa milli takımına sorabilir. » der. (Buradaki son cümleyi Tansu söylemiyor ben yazıyorum. MŞG) Pardon demez, fotoğrafları, videoları, kısa veya uzun haberleri, yazı ve söyleşileriyle sergiler. Evet sergiler. O fotoğaflardan seçtiklerini de zaman zaman topluca yeniden sergiler. Hodrimeydan sitesine bir göz atmanız yeter. İşte bütün bunlar Tansu Sarıtaylı’nın hazırladığı ortak hafızamız için ortak bir arşivdir. Paylaşılabilecek türden. Tansu Sarıtaylı ismini koymadan toplumsal tarihimize tanıklık eder. Ona göre bu kadarı da yeter. Niçin olmasın ? Ama şu kesin : Hepimizin Tansu’ya harbiden, gerçekten borcumuz var : Belki bir, belki birden de fazla. Bunun da bilinmesi, yazılması şart. Burada bunu yaptım mı ? Yaptım.

Yine de bir soru kaldı : Evet onca işin arasında şiir yazmaya nasıl zaman ayırabiliyorsun sorusu aklıma takılıyor ama yanıtını bulamıyorum. Bu nedenle Tansu’ya son sorumu burada soruyorum :

« Onca koşturmacanın içinde şiirlerini nerede / nerelerde, ne zaman, nasıl yazıyorsun ? »

Yanıtını verdi, onu da sizinle paylaşıyorum, hepimize ve bilhassa çiçeği burnunda kadın ve erkek ve çocuk şairlerimize yol gösterici olması umuduyla :

« Şiir yazmak için özel bir zaman ayırma gibi bir alışkanlığım yok. Şiirlerimi işim icabı normal haber yazarken, çalışırken, duyduğum bir şarkı, bana birini hatırlatıyorsa, hatırlanan kişiyle bir yaşanılmışlık varsa, o anlar gözümün önünden bir film şeridi gibi geçerken, parmaklarım da klavyenin tuşlarına gider ve içimi dökerim o an. Gecenin bir vakti, yatağa uzanmışım gözlerimle tavan arasında canlanan bir suliet varsa, kimi anımsadığımı anlıyacağınızı tahmin ediyorum. (Elbette. MŞG) İşte o an kalkıp yine bilgisayarımdaki tuşlara gider ellerim, tüm hayal gücüme odaklanır belleğim ve kelimeler sessizce dökülür klavye tuşlarının üzerine, sonra okurum, yine okurum, yazdıklarımın beynimi işgal eden o güzele mesaj olduğuna inandığım an kaydını yaparım ve daha sonra de sevgili okurların elindeki ‘Elmas Karası’ adlı şiir kitabımda yer aldığını görünce yazdığım anı ve yeri anımsarım. Şiirlerin çoğunluğu iş arası ve gece ortamında yazılanlardır, seyahatlarda yazdıklarım da var. Bu da gördüğüm bir kadındaki saç şekli, giysisinin rengi beni alıp başka dünyalara götürür, bu dünyanın elmas karası gözlü bir güzel olduğunu söylememe gerek var mı ? Acaba !

NOTLAR

(1) Orhan Gencebay : “Yazıklar olsun, yazıklar olsun / Kaderin böylesine, yazıklar olsun”. Orhan Gencebay’ı 1970’lerden, 1980’lerden beri hep dinlerim. Hâlâ bütün kasetlerine sahibim, onları birer anı gibi saklıyorum, çünkü artık arada bir bilgisayardan dinliyorum. O yıllarda ve daha sonra arabeski kötüleyen SBF’deki meslektaş, dost ve arkadaşlara « evladım bi de sözlerini dinleyin » diyordum. Orhan Gencebay’ı, türkülerini, saz çalışını, delikanlılığını, sevenleriyle sıkı ve hakiki arkadaşlığını savunuyordum. Yine savunurum. Evet Orhan Baba taraftarlarınca harbiden sevilen bir delikanlıdır. Burada yaş önemli değil, konu da değil, durum ve konumdan söz ediyorum : Harbilik delikanlılar için bir varoluş biçimidir. O yıllarda Orhan Gencebay’ın Mülkiyeliler Birliği (MB) İstanbul Şubesi konferanslarını neredeyse hiç aksatmadan izlediğini de yıllar sonra, 2000’lerin başında, MB İstanbul Şubesi yöneticisi bir arkadaşdan dinledim : Orhan Baba sıradan bir yurttas gibi salonun sakin bir köşesinde konferansı dinlerken kendisini gören ve yanına gelip iki satır konuşan arkadaşa, « Biz bu tür konferanslara özlem duyuyoruz, bize bunlar gerek. » demiştir. Bir de 1970’lerin sonunda Kuşadası’nda « Orhan Gencebay geldi»ğinin duyulur duyulması üzerine Kadınlar Plajı’nın bir anda boşalmasını, herkesin Orhan Baba’nın yerleştiği otelin onünde toplanmasını ve tezahuratını anımsıyorum. Böyle bir ilgi çok az kişiye nasip olur. Yıllarca birçok ses sanatcımızın arkasında saz çalan Orhan Gencebay mesleğini ciddiye alması ve çok çalışmasıyla, çalışkanlığı ve yaratıcılığı ile de unutulmayacaklardandır. Bir de kıymetini bilemediklerimizden biri olarak anılacaktır. « Her dostun kavgası ayrı biçimde ».

(2) Ahmet Kaya ile 1989’da Paris’te tanıştım, bu vesileyle yaptığım söyleşi Kasım 2008’de okuyucuya sunulan Söyleşiler: Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda yer aldı. “Ahmet Kaya için” başlıklı makalem ise Aralık 2015’te Emegin Sanatı dergisi E Yayınevi tarafından ekitap olarak ücretsiz sunulan ÇOK KÜL-TÜRLÜ-LÜK başlıklı çalışmamda (s. 78-82). İsmimi ve kitabın başlığını Google Baba’ya verince o da bu ekitabı sunuyor: Yine de adresini yazayım.

(3) Metod / yöntem üzerine iki çift laf : Tansu Sarıtaylı’nın şiirler kitabı için biraz yeni, bir parça orijinal bir şey yapmalıyım diyordum ve bu meseleyi birkaç gün, belki birkaç hafta düşündüm. 5 Ekim 2019’da yazmaya başladım : Elmas Karası’nı okurken aldığım notları ve okuduklarımın bana anımsattıklarını derleyip toparladım, yazacaklarımı yazdım, makalemin içinde ona doğrudan doğruya sorularımı da yönelttim. « İsterse yanıtlasın » diyerek. Yanıtladı, böylece aynı çalışmanın içinde hem makale hem söyleşi oldu. İşimizin göreceli orijinalliği burada. Bilmiyorum daha önce böyle bir yöntem deneyen oldu mu ? Soruları yanıtladıktan sonra, yanıtlarını metin içine ben yerleştirdim. Son bir okuma daha yaptım. Metni yeniden ona gönderdim. Onun da son bir okumasından sonra bu orijinal makale-söyleşiyi veya karşılıklı konuşma-makaleyi bir yenilik, bir farklılık olarak sunuyorum, yayınlıyorum. Bu yöntemi uygulayarak yeni bir şey yapmış oluyoruz diye bir parça heyecanlanıyorum da. Umarım sizin de ilginizi çeker, hoşunuza gider. Belki siz de yazacaklarınızda bu yöntemi denersin.