FRANSA’NIN VİTRİNİNDEKİ TÜRKLERDEN PİYANİST GÜRAY BAŞOL

Bugünkü konuğum, Milano doğumlu Güray Başol. Kendisi, 15 yaşında İstanbul Güzel Sanatlar Lisesi’nde piyano çalmaya başladı. Ardından, 2004 yılında École Normale de Musique de Paris’te ileri düzey öğretmenlik diploması sınıfına girdi ve piyano ile oda müziği alanlarında çalışmalarını sürdürdü. Bugünkü konuğum Güray Başol, çalışmalarını bizlere anlatacak.
Tansu Sarıtaylı: Bugün, Fransa’nın vitrinindeki Türklerden Güray Başol ile birlikteyiz. Kendisi Fransa’da piyano üzerine çalışmalar yürütüyor ve piyano öğretmenliği yapıyor. Aynı zamanda birçok yerde piyano konserleri verdiğini görüyoruz. Güray Başol kimdir?
Güray Başol: Merhaba. Öncelikle bu güzel söyleşi için sizlere teşekkür ediyorum.
1982 yılında İtalya’nın Milano kentinde doğdum. O dönemde babamın görevi nedeniyle İtalya’da yaşıyorduk. Babam, Türk Hava Yolları’nın Milano müdürü, yani istasyon şefiydi. İki buçuk yaşıma kadar İtalya’da kaldık, ardından Türkiye’ye döndük.
Daha sonra, üniversite eğitimimin ardından Fransa’ya geldim. Aslında Fransa’ya gelişim başlangıçta en fazla iki yıl sürecek şekilde planlanmıştı. Ancak iki yıllık eğitimin sonunda eğitimime daha uzun süre devam etmeyi arzuladım ve konservatuvar eğitimimi sürdürmeye karar verdim.
Fransa’ya ilk geldiğimde, 2004 yılında, École Normale de Musique’te iki yıl eğitim aldım. Ardından Devlet Konservatuvarı’nda eğitimimi sürdürdüm. Akabinde Aubervilliers Devlet Konservatuvarı’nda eğitimime devam ettim. Sorbonne’da yüksek lisansımı tamamladım. Poitiers Üniversitesi’nde de öğretmenlik diplomamı aldım.
2017 yılından itibaren devlet konservatuvarlarında öğretmenlik yapıyorum. 2017’de Aulnay-sous-Bois Konservatuvarı’nda çalıştım. Aynı zamanda mezun olduğum okul olan Aubervilliers-La Courneuve Konservatuvarı’nda da öğretmenlik yapmaya başladım. Daha sonra, yine başkent Paris’in banliyölerinden Deuil-la-Barre Konservatuvarı’nda yaklaşık beş yıl çalıştım. Hâlen aynı bölgede bulunan Bezons Konservatuvarı’nda piyano öğretmenliği yapıyorum. Bunun yanı sıra Asnières-sur-Seine Konservatuvarı’nda da öğretmenlik yapmaktayım.
Bütün bunların dışında piyanist olarak konserler veriyorum. Türkiye’de, Fransa’da ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde birçok konser verdim. Bu konserleri gerçekleştirmemin en büyük sebeplerinden biri, bir Türk sanatçı olarak Türkiye’yi tanıtma hedefiyle yola çıkmış olmamdır.
2011 yılından beri, başta Paris olmak üzere Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde düzenli olarak konserler veriyorum. Bu konserleri bazen kendi bağlantılarım aracılığıyla, bazen de Türk büyükelçiliklerinin imkânlarıyla gerçekleştiriyorum. Sırbistan’da iki kez konser verdim. Portekiz, İspanya, Almanya, Türkiye, İtalya, İsviçre ve İngiltere’de de konserler verdim ve vermeye devam ediyorum.
2016 yılında, Türkiye ile Fransa arasında kültürel bir köprü oluşturma hedefiyle ilk albümümü çıkardım. Albümümün adı Orient Express idi. Orient Express albümünü, Fransa’dan trenle İstanbul’a doğru yapılan müzikal bir yolculuk olarak düşünebiliriz. Albümde Fransız, Alman, Avusturyalı, Macar ve Türk bestecilerin eserlerine yer verdim. Böylelikle hem müzikal bir yolculuk sunmak hem de Türk bestecilerini tanıtmak amacıyla bu projeyi ilk kez somutlaştırmış oldum.
İkinci albümümü ise 2023 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıl dönümünde yayımladım. Bu albümde, iki Türk kadın bestecimiz olan Nazife Aral-Güral ve Yüksel Koptagel’in eserlerini kaydettim.
Bu albümdeki hedefim de tabii ki yine Türk bestecilerini tanıtmaktı. Çünkü benim için bilinenden çok bilinmeyeni keşfetmek ve bilinmeyeni tanıtmak, açıkçası daha önemli. Bir sanatçının misyonunun bu olması gerektiğini düşünüyorum. Müzik dünyası bu konuda gerçekten çok zengin. Özellikle Türkiye’nin bu açıdan çok zengin olduğunu ve yapılacak daha çok iş bulunduğunu düşünüyorum.
Benim şansım, bu albümleri yapabilecek ve destekleyebilecek insanlarla karşılaşmış olmam. Yüzyıllardır sanatçılar sponsorlar tarafından destekleniyor. Müzik tarihine baktığınız zaman Mozart’tan Franz Liszt’e, Wagner’den diğer büyük bestecilere kadar pek çok bestecinin arkasında güçlü maddi destekçiler olduğunu görürsünüz. Tabii, bunlar daha çok kontesler, krallar ve benzeri kişilerdi. Bu albüm projelerinde ise Türk dernekleri ve enstitüleri bana destek verdiler. Bu konuda kendimi çok şanslı hissediyorum.
Albümlerimden biri Fransa’da, diğeri ise Türkiye’de yayımlandı. Türkiye’deki albümüm, Lila Müzik adlı albüm firmasından çıktı. Çünkü Türk bestecilerini öncelikle Avrupa’ya tanıtmadan önce kendi halkımıza tanıtmak gerektiğini düşünüyorum. Müzik, aynı zamanda bir dil demektir. Her ne kadar bestecilerimizden Nazife Aral-Güral Almanya’da, Yüksel Koptagel ise İspanya ve Fransa’da eğitim görmüş olsalar da beslendikleri ana damar Türk müziğidir. Eserlerinde Türk müziğinden esinlenmişlerdir. Bu da Türk kökenli olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunu gerek eserlerinin başlıklarında gerek kullandıkları ritimlerde gerekse piyano ve şan için yazdıkları eserlerde görebiliriz. Eserlerinde kullandıkları şiirlerin yazarlarının Türk olması da bu açıdan önemlidir.
Biz icracıların, bestecilerin sesi olmamız ve onları tanıtmamız gerekiyor. Eserlerini dinleyiciye ulaştırmamız, onların müzikal dünyalarını dile getirmemiz lazım. Bence bu, bir icracı için çok önemli bir misyondur.
Ben de bu düşünceden yola çıkarak çalışmalarıma Fransa’da devam ediyorum. Tabii ki bu yaklaşım Fransa için de geçerli. Örneğin, son konserlerimden birinde Fransa’da az tanınan kadın bestecilerin piyano ve şan eserlerini yorumladım. Bu repertuvara Türk kadın bestecilerimizi de dâhil ettim. Çünkü farklı müzikal anlayışları bir araya getiren bir repertuvar sunmak benim için önemli.
Her bestecinin kendine özgü bir parmak izi, bir yazı dili vardır. Bazı besteciler icracılara daha yakın gelebilirken bazıları aynı yakınlığı hissettirmeyebilir. Bu, tamamen insani bir durumdur. Ancak bir eserin bize yakın gelip gelmeyeceğini önceden bilemeyiz. Önemli olan, bu eserleri dinleyiciye ulaştırmak ve onları dile getirmektir. Böylelikle dinleyicileri müziğe çekebiliriz.
Özellikle klasik müziğin, pop müzikle veya rap müzikle karşılaştırıldığında dünyada toplumun oldukça küçük bir kesimine hitap ettiği düşünülür. Ancak bana şahsi görüşüm sorulursa, belki klişe bir ifade olacak ama müziğin evrensel olduğunu söyleyebilirim. Pop müzik de rap müzik de toplumsal karşılığı olan müzik türleridir. Bununla birlikte, bir müziği iyi yapan şeyin yalnızca türü değil, kalitesi olduğunu düşünüyorum.
Örneğin, ön yargıyla yaklaşacağınız bir klasik müzik eserini dikkatle dinlerseniz mutlaka kendinizden bir şeyler bulacağınıza inanıyorum. Benim de icra edeceğim eserleri seçerken kendime yakın bulamadığım çok büyük besteciler olabiliyor. Ancak ne zaman onların bestelerine, eserlerine dokunmaya başlıyorum, işte o zaman onları keşfetmiş oluyorum. Bence bu, bütün müzik türleriyle ilgili bir durum.
Müzik bize gerçekten çok geniş ve zengin bir repertuvar sunuyor. Elbette bütün bu eserlerin hepsini dinleyip fikir sahibi olmak son derece zor. 2004 yılından beri Fransa’da yaşıyorum. Bir icracı olarak kendi ülkemin bestecilerini, özellikle de Cumhuriyet dönemi sonrasındaki bestecilerimizi tanıtmaya çalışıyorum. Elbette daha önceki dönemlerde yaşamış bestecilerimiz de var.
Ancak klasik müziğin ve müzik eğitiminin geniş halk kitlelerine ulaşması esas olarak Cumhuriyet’in ilanından sonra gerçekleşiyor. Osmanlı döneminde de bestecilik faaliyetleri vardı. Özellikle padişahlarımızın bestelediği eserler bulunuyordu. Fakat bu eserler, tabii ki, bütünüyle halka ulaşmıyordu.
Daha sonraki dönemlerde, belirli planlar ve devrimlerle müzik eğitimi yaygınlaşıyor ve bugün de gelişmeye devam ediyor. Peki, tam hedefine ulaştığını söyleyebilir miyiz? Ben bu soruyu çok doğru bulmuyorum. Çünkü bir şeyin tam anlamıyla gerçekleştiğini söyleyebilmek için tamamlanmış olması gerekir. Oysa yapılan müzik devriminin tamamlandığını söyleyemeyiz; çünkü bu süreç hâlâ devam ediyor.
Eğer sorunuz “Yapılan çalışmalar işe yarıyor mu?” şeklindeyse bunun işe yaradığının kanıtını, benim gibi yurt dışında eğitim almış, bugün kendi ülkesinde yaşayan ya da eğitim almaya hâlâ devam eden birçok gençle karşılaşarak görebilirsiniz.
Elbette yapılan işlerin kalitesi tartışılabilir ya da ortaya konan çalışmalar sizin hoşunuza gitmeyebilir. Daha iyisi olabilir mi? Yapılan her işte her zaman daha iyisini yapmak mümkündür. Ben de yaptığım çalışmaları çok daha iyi bir noktaya taşıyabilirdim. Ancak bu, başka parametrelerle ölçülmesi gereken bir konudur.
Çünkü Fransa’da sanatçı olmak, özellikle de buraya bir Türk olarak geldiğinizde, beraberinde farklı zorluklar getiriyor. Benim için bu zorlukların başında oturum izni almak, çalışmak ve iş bulmak geliyordu. Özgeçmişinizi gönderdiğinizde, isminizin nasıl değerlendirildiğini bilemiyorsunuz.
Türkiye’den farklı olarak Fransa’da konservatuvarların büyük çoğunluğu belediyelere bağlıdır. Paris ve Lyon’daki devlet konservatuvarları dışında kalan konservatuvarlar, belediyelerin, yani yerel yönetimlerin bünyesinde faaliyet gösterir. Paris ve Lyon’daki bu iki büyük konservatuvar ise Kültür Bakanlığına bağlıdır.
Bildiğiniz gibi, belediyelerde yöneticiler seçimle göreve gelir. Türkiye’de olduğu gibi Fransa’da da her belediyenin bağlı olduğu bir siyasi parti bulunabilir. Bu siyasi yapıların göçmenlere yönelik farklı politikaları da vardır.
Ancak öğretmenlik yapmak ya da icracı olmak söz konusu olduğunda, belki Türk kimliğimi bir kenara bırakıyorum diyemem ama öğrencilerimle kurduğum ilişkilerde bunun kesinlikle ön planda olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü karşınızda bir birey var. Bir eğitimci için öğrencinin göz renginin ya da saçının uzunluğunun önemli olmaması gerekir. Önemli olan, öğrencinin öğrenme isteği ve elbette kapasitesidir. Bunlar çok önemli ölçütlerdir. Her şeyden önce bu unsurlara önem vermek gerekir.
İcracılık için de aynı şey geçerlidir. Bir Alman bestecinin ya da bir İtalyan bestecinin eserini yorumladığınızı düşünün. Benim bir öğretmenim vardı; şöyle derdi: “Bizler tiyatro yapıyoruz. Bir bestecinin kılığından çıkıp başka bir bestecinin kılığına giriyoruz.”
Bence bu, son derece doğru bir tespit. Normalde tiyatroya gittiğinizde bir metni ezberlersiniz ve bir rol, belki de iki rol oynarsınız. Ancak çok sayıda bestecinin eserlerini seslendirdiğinizde ve bunları arka arkaya birbirine bağladığınızda, her birinin dünyasına girmeniz gerekir. Bu da hiç kolay değildir.
Sahne sanatlarının zorluğu da buradan geliyor. Bu yönüyle sahne sanatları, resim sanatından ya da şairlikten farklıdır. Elbette bir ressam da sergisi olduğunda heyecanlanır; eserlerinin beğenilip beğenilmeyeceğini düşünür. Ancak eserini duvara astıktan sonra tuvalin üzerinde çalışmaya devam etmez.
O eser orada bitmiş oluyor. Biraz, belki de kumar oynamak gibi. Eserinizin beğenilip beğenilmeyeceğini bekliyorsunuz. İşte bizim, yani sahne sanatçılarının farkı burada ortaya çıkıyor. Çok iyi konsantre olmanız ve eseri bir kez çalma hakkınız var. Onu yalnızca bir kez icra edebilirsiniz. “Bir daha başa alabilir miyim?” diyemezsiniz. Çünkü müzik, devam eden bir süreçtir.
Tiyatro sanatında da durum böyledir. Önemli olan, insanın hata yapabileceğini kabul ederek dinleyiciye genel olarak anlaşılabilecek, sade ve metne yakın bir icra sunmaktır. Bu, hem müzisyenler hem de tiyatrocular için geçerlidir.
Ben de bir icracı olarak sahneye çıktığımda dikkat etmem gereken konulardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Ne olursa olsun, en başından en sonuna kadar elimden geldiğince işimi iyi yapmaya gayret etmeliyim. Elbette bulunduğum ortamın koşulları da önemlidir. Örneğin, çok gürültülü bir ortam olabilir ya da performansı etkileyen başka etkenler ortaya çıkabilir. Bu tür koşullar da önemli parametrelerdir. Ancak her şeye rağmen işinizi yapmaya, işinizi iyi yapmaya gayret etmeniz gerekir. Bunun için de elbette çok büyük bir çalışma gerekiyor.
Fransa’ya geldiğimde en büyük şanslarımdan biri, üç devlet sanatçımızın da o dönemde Paris’te yaşıyor olmasıydı: İdil Biret, Verda Erman ve Hüseyin Sermet.
Bu üç isim de 6660 sayılı yasa, yani Harika Çocuklar Yasası kapsamında Fransa’ya gelmiş ve burada eğitim almış sanatçılarımızdı. Hüseyin Sermet, diğer iki sanatçımıza kıyasla o dönemde daha gençti. Verda Hanım maalesef hayatını kaybetti. 1941 doğumlu olan İdil Hanım ise 85 yaşına girecek; kendisi artık İstanbul’da yaşıyor.
İlginç olan şu ki benim Fransa’ya gelme nedenlerimden biri de Türkiye’de Fransa’ya uzanan bir geleneğin bulunmasıydı. Örneğin, bugün gençlere baktığınızda eğitim için daha çok Almanya’ya gittiklerini görüyorsunuz. Çünkü Almanya’nın burs olanakları var. Ayrıca Almanya’daki devlet konservatuvarlarının denkliği Türkiye’de daha iyi biliniyor ve orada bu tür kurumların sayısı da daha fazla.
Benim Fransa’ya gelmemde ise öğretmenimin Fransa’da eğitim almış olmasının etkisi vardı. Üstelik onun öğretmeni, ben Fransa’ya geldiğimde 84 yaşındaydı ve hâlâ öğrenci kabul ediyordu. Mesleki açıdan son derece formdaydı. Dolayısıyla Türkiye’den Fransa’ya uzanan böyle bir eğitim ve sanat geleneği bulunuyor.
Ben bu konuyu Hüseyin Sermet’e de sormuştum. Harika Çocuklar Yasası çıkarıldığında neden bu kadar çok kişinin Fransa’ya geldiğini merak ediyordum. O dönemde Rusya, komünist olduğu için tercih edilmiyordu. Almanya ise savaştan yeni çıkmıştı ve toparlanma sürecindeydi. Fransa ise bu açıdan öne çıkan ülkelerden biriydi.
Elbette Fransa ile Türkiye arasındaki tarihsel ilişkilere baktığımızda da ilginç bir bağ görüyoruz. İki ülke arasındaki ilişkiler, kapitülasyonlardan itibaren çok eskiye dayanıyor. Bunun da söz konusu tercihler üzerinde muhtemelen bir etkisi olmuştur.
Fransa’ya geldiğinizde karşılaştığınız ilk zorluklardan biri, kültürel farklılıkları anlamak ve bunlara uyum sağlamaktır. Ben her ülkenin, özellikle de büyük devletlerin —Türkiye olsun, başka ülkeler olsun— kendine özgü bir yapısı olduğunu düşünüyorum.
Fransa’nın da kendine özgü önemli toplumsal kodları var. Bu kodlar, yüzyıllar boyunca oluşan bir birikimin sonucudur ve kolay kolay değiştirilemez. Dolayısıyla bir ülkede yaşayacaksanız o toplumun kodlarını, nasıl yapılandığını, nelere bağlı olduğunu ve hangi değerleri önemsediğini gerçekten öğrenmeniz gerekir. Bunları anlamadan o topluma entegre olmak son derece zordur.
Çünkü bu kodları yerinden oynatmak da mümkün değildir. Bunun insan ilişkilerinde, okul arkadaşlarınızla kurduğunuz bağlarda ve profesyonel ilişkilerinizde de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Fransa’daki insan ilişkilerinin Türkiye’dekilerle aynı olmadığını düşünüyorum.
Benim Türkiye’de çalışma imkânım olmadı; eğitimimin hemen ardından Fransa’ya geldim. Ancak Türkiye’de 18 yıl yaşamış biri olarak, buraya geldikten sonra aynı insan ilişkilerini burada bulabildiğimi söyleyemem. Peki, hangisini tercih ederim? Bu, yanıtlaması oldukça zor bir soru.
Çünkü kuralları kabul ettiğinizde artık bir tercih yapma zorunluluğunuz kalmıyor. Türkiye’ye gittiğinizde oranın kurallarıyla hareket ediyorsunuz. Fransa’ya geldiğinizde ise Fransa’nın kuralları geçerli oluyor. Dolayısıyla burada mesele bir tercih yapmaktan çok, bulunduğunuz topluma uygun şekilde hareket edebilmek.
Belki de biraz önce sözünü ettiğim rol kavramına yeniden dönmek gerekiyor. Burada toplum içinde var olmak ve Fransızlarla iletişim kurmak istiyorsanız bir Fransız gibi oynamanız, yani içinde bulunduğunuz toplumun kurallarına göre hareket etmeniz gerekiyor.
İlk albümümü hazırlarken bir Türk derneğiyle tanıştım. Türk dernekleriyle ilk bağlantılarım, özellikle konsolosluğun aracılığıyla, bu dönemde gerçekleşti. Böylece onlarla tanışma fırsatı buldum ve bu tanışmadan büyük memnuniyet duydum.
Çünkü yeni insanlar tanımak, onların hayatlarını nasıl şekillendirdiklerini görmek, kendi hayatınızı da etkileyebilecek bir deneyimdir. Bu insanlardan dersler çıkarabilirseniz kendi yaşamınızı kolaylaştıracak pek çok şey öğrenebilirsiniz.
Konservatuvar yıllarım boyunca birlikte eğitim aldığım Fransız arkadaşlarımla da farklı deneyimler yaşadım. Onların hayata bakış açılarından ailelerinde sanata verilen öneme kadar birçok konuda gözlemlerim oldu. Kendi geleceklerini kurma biçimlerinden de doğal olarak etkileniyorsunuz.
Bütün bu deneyimlerden etkilenerek, başkalarını örnek alarak ve öğrendiklerinizi belki yüzde yüz olmasa da kendi hayatınıza uygulayarak Fransa’da kendinize özgü bir yaşam çizgisi oluşturmanız mümkün olabiliyor.
Burada önemli olanın ne olduğunu her zaman söylerim: Önemli olan, ekmek paranızı nerede kazandığınızdır. “Türkiye’ye dön.” diyen çok oldu. Benim de kararsız kaldığım, Türkiye’ye dönüp akademisyen olarak mı çalışsam yoksa burada mı kalsam diye düşündüğüm zamanlar oldu.
Ancak klasik müziğin kalbinin biraz da burada attığını düşündüğüm için Fransa’da kalmanın benim açımdan daha yararlı olacağına karar verdim. Burada para kazanmak, kültürel hayatı daha yakından tanımak, sistemin nasıl işlediğini görmek ve kendimi geliştirmek benim için önemliydi. Türkiye’ye dönecek olsam bile bütün bu deneyimleri edinmiş, deyim yerindeyse bavulumu dolu dolu hazırlamış olarak dönmenin bana daha fazla fayda sağlayacağını düşünüyordum.
Şu anda Türkiye’ye dönmek gibi bir planım olmasa da Türkiye ile ortak çalışmalar yapmaya elbette açığım. Bunlar öğretmenlik, eğitim ya da başka projeler olabilir. Buradaki kültürü daha iyi tanımış olmanın sağlayacağı avantajlardan yararlanarak Türkiye ile Fransa arasında gerçekten önemli kültürel projeler gerçekleştirmeyi çok isterim.
Şimdilik projelerim ağırlıklı olarak Fransa’da yoğunlaşıyor. Burada mümkün olduğunca öğretmenlik ve konser çalışmalarımı sürdürmenin yanı sıra konserlere gitmeyi de çok seviyorum. Fırsat buldukça operalara gidiyorum. Müziği keşfetmek ve dinlemek benim için çok önemli.
Çünkü ister müzisyen olun ister olmayın, müziği ve sanatı seviyorsanız müzik dinlemek de insanı geliştiren bir deneyimdir. Bunun için profesyonel olmanıza ya da nota bilmenize gerek yoktur.
Dinlemeyi öğrenmek, günümüzde insan ilişkileri açısından da son derece önemli. Müzik bu konuda bize çok şey öğretiyor. Çünkü müzik dinlerken dinlemeyi öğreniyorsunuz; bir eser çalınırken kimsenin sözünü kesmiyorsunuz. Bu anlayışı günlük hayatımıza da taşımak önemli. Karşımızdaki bireyi, yaşı kaç olursa olsun, gerçekten dinlemeyi öğrenmeliyiz.
Fransa’da yaşamanın avantajlarından biri de farklı dillerden ve kökenlerden gelen insanlarla bir araya gelebilmenizdir. Öğretmen arkadaşlarım arasında da farklı ülkelerden gelen pek çok insan var.
Göç olgusu bu açıdan son derece ilginç örnekler sunuyor. Örneğin, Madagaskar’dan gelen bir keman öğretmeni arkadaşım vardı. Ailesi, oradaki iç çatışmalar nedeniyle Madagaskar’dan Fransa’ya göç etmişti. Böyle insanlarla tanıştığınızda başka ülkelerin tarihine de dokunmuş oluyorsunuz. Onların yaşadıklarını öğreniyor, geldikleri ülkeler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz.
Bu tür hikâyeleri dinlemek, Türkiye’nin ve Fransa’nın siyasi konumlarına da bir ölçüde dışarıdan bakabilmenizi sağlıyor. Olayları yalnızca kendi bakış açınızdan değerlendirmek yerine, farklı insanların deneyimlerini de dikkate alarak daha çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirebiliyorsunuz. Bunu eleştirel bir bakıştan ziyade, daha geniş bir perspektif kazanmak olarak da değerlendirebiliriz.
Siyasi açıdan olsun, kültürel açıdan olsun, başka ülkelerin kültürlerine neden önem verdiklerini ya da neden bazı konulara önem vermediklerini anlamak bakımından Fransa’da yaşamak, en azından benim için, çok yardımcı oldu.
Örneğin, konservatuvarda eğitim gördüğüm dönemde Lübnanlı arkadaşlarım vardı. Venezuelalı arkadaşlarım da vardı ve hâlâ onlarla görüşüyorum. Onlar da kendi ülkelerinde olup bitenleri bana çok anlatıyorlar. Anlattıklarından yola çıkarak kendi ülkenizi ya da Fransa’yı belirli bir yere konumlandırabiliyor, neyin doğru olup neyin doğru olmayabileceğini kendi süzgecinizden geçirerek zihninizde bir fikir oluşturabiliyorsunuz.
Bu konuda kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü bazen siyasi dünya insana gerçekten nefes aldırmayabiliyor. Oysa önemli olan, sakin bir şekilde düşünüp doğru kararlar verebilmek. Atalarımızın da dediği gibi, öfkeyle kalkan zararla oturur. Fransa’da yaşamanın bana sağladığı katkılardan birinin de bu olduğunu söyleyebilirim.
Türkiye’den gelmenin avantajlarına değinecek olursak, öncelikle Türkiye kültürel açıdan son derece zengin bir ülke. Özellikle müzik alanında bu zenginliğin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ben aslında bunun farkına varmadan yetişmişim. Babam müzisyendi ve müzikle ilgileniyordu. Annem ise sanat tarihi öğretmeniydi.
Türkiye’deki müzik ortamının ne kadar zengin olduğunu sonradan daha iyi anladım. Bu zenginlik yalnızca Batı klasik müziği alanında eserler besteleyen sanatçılarla sınırlı değil. Türk halk müziği ve Türk sanat müziği de bu kültürel zenginliğin çok önemli parçaları.
Özellikle benim kuşağımın çocukluk yıllarında devlet televizyonlarında yayımlanan konserleri dinlemenin kültürel açıdan beni ne kadar zenginleştirdiğini bugün daha iyi anlayabiliyorum. O dönemde bu konserleri dinlemek, farkında olmadan müzikal dünyamı genişletmiş.
Türk halk müziğimizde kullanılan enstrümanların seslerini televizyondan dinleme imkânım vardı. Elbette müzisyen olmam sayesinde bu enstrümanları canlı olarak dinleme fırsatı da buldum. Bir de tasavvuf müziği var. Bu müzikle ilgilenen arkadaşlarımın da katkısıyla, aslında farkında olmadan birbirimizin dünyasını ne kadar zenginleştirdiğimizi bugün daha iyi görüyorum.
Çünkü müzik, her şeyden önce hayal etmektir. Notanın ötesine geçtiğinizde, bence kendi hayal gücünüzle bütünüyle yeni bir dünya yaratıyorsunuz. Elbette bu dünyanın dinleyiciler tarafından anlaşılabilecek ve takip edilebilecek şekilde işlenmesi de önemli.
Ancak daha önce de söylediğim gibi, özellikle Türk enstrümanlarının seslerinin hâlâ kulağımda olması, müzik yaparken zihnimde çaldığım notaları ve ortaya çıkardığım sesleri başka enstrümanlarla ilişkilendirmeme çok yardımcı oldu. Bu durum bugün de müzikal çalışmalarımı beslemeye devam ediyor.
Özellikle Türk ritimleri, çocukluktan itibaren öğrenilen aksak ritimler, çocuk şarkılarının içine gizlenmiş ritmik yapılar ve daha çocuk yaşlardan itibaren söylenen marşlar, insanı inanılmaz ölçüde zenginleştiriyor. İlkokulda öğrendiğimiz marşlar olsun, çocukluk yıllarımızda öğrendiğimiz diğer şarkılar olsun, aslında bir çocuğun müzik eğitimi bunlarla başlıyor. Çocuk şarkıları bu açıdan çok önemli.
Bugün ya da Mozart’ın müziğinde duyduğumuz, sevdiğimiz ve tanıdık bulduğumuz bazı melodilerin kökeninde bile çocuk şarkılarından gelen temalar bulunuyor. Bu, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta.
Bu açıdan Türkiye’de yaşamış olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü bu kültürel zenginliği deneyimleme ve ona kolaylıkla erişebilme imkânım oldu.
Unutmamak gerekir ki Batılı besteciler de Doğu müziklerinden çok etkilenmişlerdir. Özellikle Fransız İhtilali’nin ardından, 19. yüzyılın sonlarına doğru, 1889 yılında düzenlenen fuarla birlikte Uzak Doğu’dan gelen enstrümanların burada sergilenmesi ve konserlerin düzenlenmesi, Batılı bestecilerin müzik dilini önemli ölçüde değiştirmiştir.
Özellikle Endonezya, Japonya ve Çin’den gelen yerel sanatçıların icra ettikleri müziklerden Fransız besteciler inanılmaz derecede etkilenmişlerdir. Bu etkiler doğrultusunda, duydukları seslerden ve tınılardan esinlenerek eserler bestelemişlerdir. Bu konuda pek çok örnek verebiliriz. Bu müzikleri dinlediğinizde söz konusu tınıları kulağınızla kolaylıkla ayırt edebilirsiniz.
Türkiye’nin bu açıdan bir avantajı var. Belki Asya ülkelerindeki ölçüde olmasa da biz de kendi enstrümanlarımızla büyüdük. Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkan müziklerinin yanı sıra Çingene müziğinin de etkilerinin hissedildiği, son derece zengin bir kültürel yapının içinde yaşıyoruz. Böyle bir ortamda büyüdüğünüzde bütün bu müzikal zenginliklerden etkilenmeniz kaçınılmazdır.
Çünkü ister müzik eğitimi olsun ister başka bir eğitim alanı, çocukların gelişiminde erken yaşların önemini unutmamak gerekir. Kız çocuklarının yaklaşık dokuz-on yaşına, erkek çocuklarının ise on bir, hatta on iki yaşına kadar kimliklerini ve karakterlerini şekillendirmek mümkündür. Bu gelişim sürecinde müziğe ve sanata ne kadar fazla yer verirseniz çocukların eğitim hayatına sanatı dâhil etmek ve onların sanatla iç içe yetişmelerini sağlamak da o ölçüde kolaylaşır.
Burada, müziğin ve kültürün demokratikleşmesi, toplumun farklı kesimlerine ulaşması ve kültürel zenginliğin herkes tarafından paylaşılabilmesi amacıyla izlenen bir kamu politikası da söz konusu.
Özellikle son dönemde konservatuvarlara engelli çocukların kabul edilmesi konusu büyük önem taşıyor. Artık konservatuvarların hem fiziksel engeli bulunan hem de zihinsel engelli çocukların erişimine uygun hâle getirilmesi zorunluluğu getirildi. Örneğin, merdivenlerin ve diğer fiziksel alanların bu çocukların ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi gerekiyor.
Tansu Sarıtaylı: Söylediğiniz bu uygulama Türkiye’de de hayata geçiriliyor mu?
Güray Başol: Türkiye’deki konservatuvarlarda böyle bir uygulama olduğunu duymadım. Ancak bu, Fransa’da da oldukça yeni ortaya çıkan bir uygulama. Örneğin, ben de engelli ya da konsantrasyon güçlüğü yaşayan bir çocuğa nasıl müzik eğitimi verilebileceği üzerine bir eğitim aldım.
Bunlar henüz yeni yeni gelişmeye başlayan uygulamalar olduğu için şu anda deneyimleme aşamasındayız. Müziğin bu çocuklara yardımcı olabileceğini düşünüyorum ama bunun kolay olmadığını da belirtmek gerekir. Çocuk için de oldukça güç bir süreç.
Bir çocuğun bire bir derste öğretmeniyle baş başa kalması, tanımadığı bir insanla aynı ortamda bulunarak mevcut engeline rağmen eğitim almaya çalışması hiç kolay değil. Buna rağmen denemelerimizi sürdürüyoruz. Bazı çocuklarda verim alabiliyoruz; bazılarında ise yüksek sese tahammül edemedikleri için istediğimiz sonucu elde edemiyoruz. Bu durum otizmli çocuklarda daha sık görülebiliyor.
Tansu Sarıtaylı: Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde konserler vermiş, Fransa’da da birkaç konservatuvarda eğitim almış bir müzisyen olarak, Türkiye ile Fransa’yı karşılaştırdığınızda geçmişte müziğe ve müzisyene verilen değerle bugün verilen değer arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Güray Başol: 2004 yılından beri Türkiye’de yaşamıyorum. Dolayısıyla Türkiye hakkında yalnızca dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla değerlendirme yapmayı kendim açısından doğru bulmuyorum. Çünkü bir toplumun içinde olmadığınızda her şeyin nasıl işlediğini tam olarak bilemeyebilirsiniz.
Ancak benim kuşağımdan, benimle birlikte üniversiteden ve liseden mezun olan arkadaşlarımın tamamına yakını bugün Türkiye’de öğretmenlik yapıyor. Onların anlattıklarından hareketle bazı değerlendirmelerde bulunabiliyorum. Elbette çok yüksek kapasiteye ve zekâya sahip öğrencilerle karşılaşıyorlar. Ancak bu öğrencilere yönelik özel eğitim aldıklarını sanmıyorum. Böyle öğrencileri derse yoğunlaştırmak, dikkatlerini toplamak ve doğru şekilde yönlendirmek gerçekten çok zor.
Fransa ile Türkiye arasındaki konservatuvar eğitimi farkına gelecek olursak, benim dönemimde Türkiye’de konservatuvara girmek çok zordu. Türk konservatuvarları gerçekten topluma biraz yukarıdan bakıyordu; bunu söylemek gerekir. Eğitim daha çok belirli bir maddi imkâna sahip ailelerin çocuklarına yönelikti ve herkese açık değildi.
Bugün bu durum değişti mi, bunu kesin olarak söyleyemem. Ancak konservatuvarlara yönelik ilginin azaldığını görüyoruz. Üstelik bu durum Fransa’da da başladı. Buna karşılık işletme fakülteleri daha fazla ilgi görüyor. İnsanların ekonomik kaygıları, müziğe yönelimi ne yazık ki azaltmış durumda.
Bunu meslektaşlarımdan, özellikle de benden yaşça büyük öğretmen arkadaşlarımdan duyuyorum. Onların anlattıklarına göre eskiden okul orkestralarına baktığınızda erkek öğrencilerin çoğunlukta olduğunu görürdünüz. Bugün ise bunun tam tersi bir durumla karşılaşıyoruz. Erkek çocukları elektronik oyunlarla vakit geçirip evden çıkmazken kız çocukları baleye ve müziğe daha fazla yönelmeye başladı. Bu da üzerinde durulması gereken bir sorun.
Konservatuvarda eğitim almak, mutlaka bu alanı meslek olarak seçeceğiniz anlamına gelmiyor. Fransa’da konservatuvarların yapısına baktığınızda amatör ve profesyonel eğitime yönelik iki ayrı bölüm görebiliyorsunuz. Dolayısıyla müzik eğitimine amatör olarak devam etmek de mümkün. Üstelik bunun için herhangi bir yaş sınırı bulunmuyor. Artık yetişkinlere yönelik eğitim programları da açılmaya başlandı. Yetişkinlerin kültürel hayata katılımı da belediyelerin desteklediği politikalar arasında yer alıyor.
Türkiye’ye baktığımızda ise benim yaşadığım dönemde seçenekler daha sınırlıydı. Ya konservatuvarda ya da bir müzik bölümünde eğitim alırdınız ya da kendinize özel bir öğretmen bulmanız gerekirdi. Günümüzde ise çok sayıda özel kursun açıldığını görüyoruz. Müzik eğitimi almış öğretmenler bu kurumlarda çalışmaya ve ders vermeye başlıyorlar.
Tabii, bu durum iyi bir gelişme olduğu kadar bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Bence bu sorun artık Fransa’da da ortaya çıkmaya başladı. Bir insanın kendi uzmanlık alanında eğitim vermesinin önemi burada devreye giriyor.
Çünkü bir eğitmen olduğunuzda durum, tıpkı doktorluk mesleğinde olduğu gibi, uzmanlık gerektirir. Örneğin, bir göz doktoru bir kalp doktorunun görevini üstlenmez. Bir kalp doktoru da oturup ayak bileğinizin röntgenini çekmez. Herkesin kendi uzmanlık alanı vardır. O alanda uzmanlaşır, ardından o alanda çalışmaya ve hayatını kazanmaya başlar.
Ne yazık ki bugün bir enstrüman çalan kişi, diğer enstrümanların da dersini vermeye başlayabiliyor.
Kendi eğitimimden yola çıkarak bir örnek vereyim. Lise yıllarımda ben de gitar çaldım. Ancak bugün gitar öğrencisi kabul etmem. Çünkü gitarla ilgili sınavlarını vermiş, bu alanda eğitim almış bir gitar öğretmeninin öğrenciye çok daha doğru bir eğitim verebileceğini düşünüyorum.
Ne olursa olsun, kalitenin temeli ilk adımda atılır. Öğrencinin müzik eğitimindeki temelini siz oluşturursunuz ve bu temelin çok sağlam olması gerekir.
Elbette bu süreç; öğrencinin çalışma disiplinine, kapasitesine, ilgisine ve ailesinin ona gerekli imkânları sağlamasına da bağlıdır. Bazen öyle velilerle karşılaşıyorsunuz ki çocuklarını size bırakıyorlar ama sonrasında eğitim süreciyle ilgilenmiyorlar.
Bu noktada, herkesin sanata ve eğitime eşit şekilde erişebilmesi meselesi de sorgulanır hâle geliyor. Çünkü karşı taraf gerekli adımları atmadığında, siz bir öğrenciyle yarım saat ya da bir saatlik ders süresinde tek başınıza yeterli bir ilerleme sağlayamazsınız.
Her iki ülkede de anne babalara çok büyük sorumluluk düşüyor. Zaten çocuk yetiştirmek başlı başına büyük bir zanaat. Hatta bir bakıma siz de çocuk yetiştirirken bir sanatçı oluyorsunuz. Çünkü çocuk, sizin ona verdiğiniz şekli alıyor; sizden gördükleri ve ona sunduğunuz imkânlarla birlikte gelişiyor.
Günümüzde ise bu süreç çok daha zorlaştı. Özellikle sosyal medyanın ve internetin çocukların hayatına girmesiyle birlikte…
Bu güzel söyleşi için size tekrar çok teşekkür ediyorum, Tansu Bey. Müzik benim için bir yaşam tarzı. Müzikle ilgilenmekten, müzik dinlemekten ve müziği hayatımın her anında yaşamaktan büyük mutluluk duyuyorum. Sanatın insanın bedenine ve ruhuna çok iyi geleceğine bütün kalbimle inanıyorum.
Sizlere de hangi alanda olursanız olun, hangi müzik türünü severseniz sevin, resim, heykel ya da başka bir sanat dalı aracılığıyla hayatınıza anlam katmanızı diliyorum. Lütfen sanatı hayatınızdan eksik etmeyin.
Güray Başol: Teşekkür ederim.
Tansu Sarıtaylı: Güray Bey, bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.