Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Doğuştan Sağır ve Çok Yönlü Sanatçılardan Biri: Levent Beşkardeş Sanatçı Levent Beşkardeş’e sorularımı yazılı olarak ilettim. Kendisi de sağ olsun sorularımı yazılı olarak yanıtladı. Sanatçının yaşamı ve çalışmalarıyla ilgili verdiği bilgileri gelin birlikte okuyalım.
Tansu Sarıtaylı: Levent Beşkardeş, öncelikle Fransa’nın Vitrindeki Türkleri kitabımıza değerli katkınız için teşekkür ediyorum. İsterseniz söyleşimize en temel soruyla başlayalım. Kendinizi bugün nasıl tanımlıyorsunuz? Oyuncu, yönetmen, şair, ressam, sanatçısı… Hangisi sizi en doğru anlatıyor, yoksa bunların hepsi tek bir sanat anlayışının parçaları mı?
Levent Beşkardeş: 2014 yılından bugüne kadar ne oyunculuk ne de yönetmenlik yaptım. Ben pantomim sanatçısı değilim. Pantomim oldukça ciddi bir tekniktir. Eğer pantomim yapsaydım özgür olamazdım. Vakit bulduğum zaman resim çiziyorum. Özel şiirleri içimden yaparak videoya alınıyorum. Geçen 2024 yılında şiirlerim Fransızcaya çevrilip kitap olarak basıldı. “Signe-Moi Que Tu m’aimes ” Adittions Bruno Doucey, Benim sanat ve kültür anlayışım; sağırlar dünyasında yeni sanatlar yaratmak, Sağır Kültürüyle ilgili şiirler ve hikâyeler üretmektir. Ne Molière’in ne de Kafka gibi yazarların eserlerini oynamak istemiyorum. Çünkü Çünkü ben Sağır bir sanatçıyım. Sağır sanatının ve kültürünün dünyada tanınması benim için çok önemlidir. Sanırım bunların hepsi, tek bir sağır sanat anlayışının parçalarıdır.
Tansu Sarıtaylı: Yaklaşık kırk beş yıldır Fransa’da yaşıyor ve sanat üretiyorsunuz. Bugün geriye dönüp baktığınızda, Paris’e gelme kararınızın hayatınızdaki en büyük dönüm noktası olduğunu düşünüyor musunuz?
Levent Beşkardeş: Küçüklüğümden bugüne kadar hayatımda pek çok şey gördüm. En çok da sanatı gördüm. Ama o yıllarda sanatın ne olduğunu, şiirin ne olduğunu bilmiyordum. Çünkü okuma yazma yeteneğimden çok, gözlerim sanat dünyasını görüyordu.
Babam subaydı. Benim portrelerimi çizer, benim oynamam için bana küçük ev maketi yapardı. Annem terziydi. Hem modellerini çizer hem de bana biraz terzilik öğretirdi.
Subay olan babamın sürekli bir askeri vardı.O evimizin küçük odasında kalıyordu. Daha sonra bu kanun değişti. 1950-1959 yılı sonlarında, Annem babam ya da amcam beni sık sık sinemaya götürürdü. Böylece sinema tutkunu oldum. İzlediğim filmlerin afişlerini çiziyordum.
Ne fotoğraf, ne çizgi roman ne de diğer sanat dallarında herhangi bir eğitim almadan, içimden geldiği gibi üretmeye çalışıyordum. Rahmetli iki rejisör Lütfi Akad ve komşum Ertem Göreç beni Canlı resim stüdyosunda rahmetli karıkarurıst Oguz Aral a tanıştırdılar . Oguz ağabeyimden resim egıtım öğrendim sonralarda beni pantomim yapacaktı vazgeçti beni vitrin dekoratör olmam için Vakko’nun sahibi Vitali Hakko’ götürdü,1969 yıl Vakko da 6 ay süresi dekor işimin başardığında artık işine alındım 8 yıl sonra Vakkoda dekoratörlük şef oldum 1981 yılına kadar.
Annem bana, “Her şeyi yapamazsın. Tek bir alan seçersen çok yükselirsin.” derdi. Ama ben annemi dinlemedim. Sanatın farklı yönleriyle uğraşmayı hep sevdim. Hatta mutfakta bile yeni yemekler yaratmaya meraklıyımdır.
Kırk beş yıl önce Paris’te yaşayan Kemal İpek’in misafiriydim. Altı ay boyunca ne müzelerde ne de tiyatrolarda çalışan tek bir sağır sanatçı bile göremedim. Paris’i terk edip Türkiye’ye dönmeyi düşünüyordum. Buna annem engel oldu ve Paris’te kalmamı istedi.
Bir gün tesadüfen Le Figaro gazetesinde, işaretlerle sanat yapan sağır bir kadın oyuncunun fotoğrafını gördüm. Çok merak ettim. 1982 yılında Champs-Élysées’deki stüdyoda Les Enfants du Silence oyununu büyük bir heyecanla izledim. Bu oyun sayesinde International Visual Theatre (IVT) topluluğunu tanıdım ve onlarla tanıştık, Ancak benim ilk tiyatro deneyimim IVT değildi. Dostum Işıl Kasapoğlu’nun tanıdığı Fransız yönetmen Gérard Raynal’ın IVT grubuyla bir kısa filmde başrol oynadım.
Daha sonra 1985 yılında IVT’nin sağır oyuncular grubuna katıldım. Hem IVT bünyesinde hem de farklı tiyatrolarda toplam 35 oyunda yer aldım. Oyunlarımız kalabalık kadrolarla sahneleniyordu. 2007 yılında, ne yazık ki IVT, Kültür Bakanlığından yeterli destek alamadığı için zamanla 15 kişilik kadrolar 3 oyuncuya kadar düştü. Eskiden yılda üç yeni oyun hazırlanırken, daha sonra yılda ancak bir oyun sahnelenebilir oldu.
Hayatımın en güzel dönemi 1988-2015 yılları arasındaydı. Bu süreçte işiten ve konuşan pek çok ünlü sanatçıyla tiyatro ve sinemada çalışma fırsatı buldum. Monica Bellucci, Vincent Cassel, Michel Piccoli, Jane Birkin, Annie Dufresne, İngiliz yönetmen Peter Brook, Nicolas Philibert, Laetitia Carton ve Alman dansçı Pina Bausch gibi önemli isimlerle tanışmam benim için çok anlamlıydı.
Tansu Sarıtaylı: Siz, sessizliği bir eksiklik olarak değil, güçlü bir anlatım biçimine dönüştüren sanatçılardan birisiniz. Sessizlik sizin için ne ifade ediyor?
Levent Beşkardeş: Sessizlik konusunda şunu söyleyebilirim: 1970 yılından 2007 yılına kadar sessiz sanatçı ve oyuncu olarak çalıştım. Oyunlarım hem sessiz hem de sesliydi. 1970-1976 yılları arasında gerçekten seslerden uzakta, sessiz tiyatroyu İstanbul’da Sağır ve Dilsiz Tesanüt Derneğinin bodrum salonunda kurdum. İzleyicilerimizin büyük bölümü sağırdı, ancak işiten seyirciler de vardı.
1979 yılında Pantomim ve Aktör Taner Barlas’ın yazdığı sekiz bölümlük “Ekmek Kavgası” oyununda, türküleri Sadık Gürbüz hazırladı. Oyuncuların tamamı sağırdı. Oyun tamamen görseldi. Jestler kullanılıyordu, işaret dili yoktu. Sessiz tiyatro gerçekten pantomim değildir. Çünkü pantomim çok ciddi bir tekniktir. Ben pantomim eğitimi hiç almadım. Buna rağmen Türkiye’de hâlâ beni pantomim sanatçısı olarak tanımlıyorlar. Geçmişte gazeteler ve dergiler de bunu yanlış yazdılar. Çünkü gazeteciler pantomim tekniğini bilmiyorlardı.
1981 yılında “Sessizliğin Sesi” adlı tek kişilik mimo drama oyunumun sahnelerini desenlerle hazırladım. Şair Can Yücel ile ressam ve şair Metin Eloğlu bu çalışmayla çok ilgilendiler. Bana oyuncu ve yönetmen Ali Taygun’dan söz ettiler.
Türkiye’nin ilk Müzik yapım şirketi olan “Şat” Bu şirketi İstanbul’da besteci Şanar Yurdatapan kurmuştu ona üye olduğum dönemde Melike Demirağ, Esin Afşar, Timur Selçuk, Sadık Gürbüz ve Ali Taygun’la tanıştım.
Ali Taygun hazırladığım oyun desenlerine baktı ve bana sahnede oynamamı söyledi. “Oyunu iyice anlaman lazım.” dedi. Ben de dekor olmadan, hiçbir şey kullanmadan oyunu baştan sona oynayarak anlattım. Ali Taygun oyunu çok iyi anladı ve müziklerin hangi dakikalarda gireceğini tek tek not aldı. Daha sonra bunları Şanar Yurdatapan’a gönderdim.
Şanar Yurdatapan da bana, “Sen oyna, ben süreleri takip ederim.” dedi. Oyun boyunca hareketlerimi anlattım. Daha sonra oyunun müziklerini çok güzel besteledi. Ali Taygun oyunda teypten verilen sesleri dinledi. Şanar da bu çalışmayı çok başarılı bir şekilde tamamladı.
12 Mart 1981 öncesinde “Sessizliğin Sesi” oyunuma Destek Veren Nejat Uygur ‘un Tiyatrosu’nda sahneledim. Daha sonra bana teklif ettiğinde Haldun Taner – Ahmet Gülhan Tef Kabare Salonu’nda her pazartesi ve cuma günü oynadım. 1981 yılında Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldım.
Paris’te IVT’de çalıştığım yıllarda, özellikle 2007 yılında ve sonrasında sessizlik üzerine çok düşündüm. Sessizlikte de ses vardır; seslerde de ses vardır. Çünkü sessiz sanatçının gözleri hiçbir zaman sessiz değildir. Gözler sessiz gürültüleri ve hareketleri görür. Sessiz sanatçının doğal nefesi, elleri, bacakları ve yürüyüşü vardır. İzleyiciler bunları bazen duyar, bazen duymaz; ama oyunun sessiz hareketlerini adeta bir ses gibi izler.
Ne Fransız İşaret Diliyle oynanan oyunlar, ne Fransız İşaret Dili ve Fransızcanın birlikte kullanıldığı oyunlar ne de sözsüz görsel oyunlar… Acaba gerçek sessizlik bunlardan hangisidir? Ben bunu hâlâ düşünüyorum.
Eskiden kendimi “sessiz sanatçı” (artiste silencieux) olarak tanımlıyordum. Sonradan bunun doğru olmadığını düşündüm. Bana göre doğru tanımlama “sağır oyuncu” (comédien ou acteur sourd) olmalıdır.
IVT’deki oyunlarımda hem müzikli hem de müziksiz bölümler vardı. Bir müzikalde müzikleri takip etmiyorum. Ben kendi ritmimi takip ediyorum. Bu yüzden “sessiz sanatçı” demek bana artık “suskun sanatçı” demek gibi geliyor. Bu da bana çok doğru gelmiyor.
Tansu Sarıtaylı: İşaret dili çoğu zaman yalnızca bir iletişim aracı olarak görülüyor. Siz ise onu tiyatronun, şiirin ve sanatın dili hâline getirdiniz. Sizce işaret dili aynı zamanda evrensel bir sanat dili midir?
Levent Beşkardeş: Fransız İşaret Dili ile Türk İşaret Dili birbirinden farklı dillerdir. Bazı işaretler aynıdır, bazıları ise görselliği sayesinde anlaşılır. Beden dili, görsel anlatım ve doğaçlama jestler sözsüz iletişimin önemli parçalarıdır. Daha önce hiç görülmemiş el hareketleri ve jestlerle de insanlar birbirlerini anlayabilirler.
Uluslararası İşaret Dili ise yabancılar arasında kullanılan daha sade bir dildir.
Zürih’te sahnelediğimiz Molière’in “Cimri” oyununda Uluslararası İşaret Dilini kullandık. Ancak Alman seyirciler Fransız İşaret Dilini tercih ettiler.
“Sevdalı Bulut” adlı tek kişilik oyunumda ise işiten ve konuşan seyircilerin anlayabileceği görsel jestlerle oynadım. Oyunda ses yoktu, müzik yoktu, çeviri yoktu.
Sanatta; tiyatroda, sinemada, şiirde ve konferanslarda kullanılan dil de zamanla doğal olarak gelişiyor, bazen de modernleşiyor. Evet, bence işaret dili de giderek evrensel bir sanat dili hâline geliyor.
Tansu Sarıtaylı: Tiyatro, sinema, şiir, resim ve beden dili… Bu disiplinler arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Bir eser üretirken önce hangisi doğuyor; kelime mi, görüntü mü, hareket mi, duygu mu?
Levent Beşkardeş: Önce ne gördüğüme bakarım. Nerede gördüm, kimden öğrendim, beni hangi olay etkiledi? Hiç kimsenin duymadığı bir olayı düşünürüm. Gözlerimi kapatırım. Hayalimde görüntüler oluşur. Bazen beni çok etkileyen, sakladığım bazı yasaklı fotoğrafları yeniden görür gibi olurum. Bunlar bana yardım eder. Benim için önce görüntü gelir. Sonra o görüntü hikâyeye dönüşür. ” Ekmek Kavgası”, “Sessizliğin Sesi”, “Hanna” ve “Leo et Leo” gibi oyunlarım bu şekilde ortaya çıktı. Ünlü yönetmen Peter Brook, “Hanna” oyunumu izledikten sonra bana oyunun müziklerini neden kullandığımı sordu. Ben de işiten seyirciler sıkılmasın diye müzik kullandığımı söyledim.
Peter Brook bana, “Bence buna gerek yok. Sağır sanat ve kültürü zaten başlı başına bir zenginliktir.” dedi.
Bu konuşmadan sonra karar verdim. Son iki oyunum olan “Sevdalı Bulut” ve **”Leo et Leo”**da hiç müzik kullanmadım. Benim için önemli olan görüntülerdir. Gerektiğinde seslerin yerini de görüntüler alabilir.
Tansu Sarıtaylı: Uzun yıllardır farklı ülkelerde sahne alıyor, farklı kültürlerden izleyicilerle buluşuyorsunuz. Seyircilerin ortak duygularının, konuştukları dilden daha güçlü olduğunu düşünüyor musunuz?
Levent Beşkardeş: “Hanna” ve “Leo et Leo” adlı iki oyunum nedeniyle 2006 ve 2011 yıllarında Japonya’nın Tokyo kentinde Japon Sağırlar Tiyatrosu’nda yönetmen olarak çalıştım. Japonca bilmiyorum. Japon İşaret Dilini ise çok az biliyorum. Buna rağmen Japon sağır oyuncularla doğal jestler sayesinde anlaşabiliyorduk.
Tiyatroda çalışan Noriko adlı işiten bir sekreterle Fransızca yazışıyorduk. Noriko iki oyunumu Japoncaya çevirtti. Kendisi Japon İşaret Dilini de biliyordu.
Noriko, daha önce dünyaca ünlü yönetmen Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray” ve “Dersu Uzala” filmlerinde Fransızca tercüman olarak görev yapmıştı. Eşi de Kurosawa’nın yanında kameraman olarak çalışıyordu. Noriko, yıllardır Cannes film festivallerinde Fransızca tercümanlık yapıyor ve Akira Kurosawa’nın filmleri hakkında konuşmalar için katılırdı. Benim en büyük şansım Noriko’nun iyi Fransızca bilmesidir.
Tokyo’daki büyük Theatre X sahnesinde oyunun sağ ve sol tarafında çeviri altyazıları yer alıyordu. Bu, onların kültürel anlayışının bir parçasıydı.
Bizim IVT’de ise hiçbir zaman altyazı kullanılmıyordu. Çünkü oyunlarımızın önemli bölümü işaretlerden çok görsel anlatıma dayanıyordu.
Ben hep iki farklı seyirci kitlesini düşündüm. Benim oyunlarımdan “Hanna”, bana çok büyük bir güç verdi. Unutulmaz, gerçek, korkunç ve affedilmesi mümkün olmayan bir dosyayı tiyatronun görsel diliyle sahneye taşıdım.
Tansu Sarıtaylı: Eserlerinizde insan, özgürlük, ayrımcılık, adalet ve umut gibi temaların öne çıktığını görüyoruz. Bir sanatçı olarak sizi en çok hangi insani meseleler etkiliyor?
Levent Beşkardeş: “Hanna” oyunumda ayrımcılık ve umut temalarını işledim.
1933-1945 yılları arasında Nazi Almanyası’nda yaklaşık 400 bin çalışamayacak durumda olan engelli insan hastanelerden toplanarak gaz odalarına gönderildi. Yaklaşık 50 bin Alman sağırdan 30 bini kısırlaştırıldı. Evlenmeleri yasaktı. Savaş sırasında Rusya Berlin’i işgal ettiğinde ise yaklaşık 20 bin sağır henüz kısırlaştırılmamıştı.
1990 yılında Doğu Berlin’de yaşayan yaşlı sağır pantomim sanatçısı Kurt Eisenblatter’i ziyaret ettim. Ondan dinlediğim korkunç hikâyeleri not ettim. Hâlâ Kurt’un büyük cesaretine hayranım. Hitler’in çöküşünden sonra Berlin ikiye bölündüğünde Kurt Doğu Berlin’de çaresiz kaldı. Moralini ayakta tutabilmek için 14 yıl boyunca durmadan oyunculuk, pantomim, kostüm, dekor ve yönetmenlik alanlarında çalıştı. Diplomalar aldı, ödüller kazandı. Sağır tiyatro grubuyla yurt dışına gösteriler yapmak istediklerinde yalnızca Kurt’a izin veriliyordu.
Tansu Sarıtaylı: “Hanna”, “Leo ve Leo” ve “Sevdalı Bulut” gibi eserleriniz farklı ülkelerde sahnelendi. Bu eserlerden hangisinin sizde ayrı bir yeri var? Bunun sebebini bizimle paylaşır mısınız?
Levent Beşkardeş: Ben önce düşlediklerimi yazıyor, sonra çiziyordum. “Hanna”, 16 yaşında Paris’e kaçan bir genç kızın hikâyesidir. Alman sağırlar tarihçisi Horst Biesold’un bulduğu altı bölümlük dosyadan hazırladığı İngilizce kitaptan yararlandım.
Bu oyun, sağırların yaşadığı ayrımcılık ve ırkçılık tarihini anlatmaktadır.
“Leo et Leo” oyununu hazırlarken İtalyanca yayımlanan “Sessiz Renkler” adlı kitaptan etkilendim. Kitapta Leonardo da Vinci’nin Milano’da Predis soyadını taşıyan beş kardeşin evinde üç yıl kaldığı anlatılıyordu. Leonardo, beş kardeş olarak tanınan iki ressam kardeşle birlikte “Kayalıklar Bakiresi” tablosu üzerinde uzun süre çalışmıştı. Bugünlerde Louvre müzesinde kayalıklar bakiresi var.
Aynı evde yaşayan kardeşlerden biri sağır ve dilsiz olan minyatür sanatçısı Cristoforo de Predis’ti İncil el yazmalarını resimliyordu. Leonardo onun yeteneğine ve zekâsına büyük hayranlık duyuyordu.
Bir gün, babalarının ölümünden sonra mirasın yalnızca dört kardeşe bırakılacağını öğrendi. Sağır olduğu için Christophe’un mirastan mahrum bırakılması Leonardo’yu çok rahatsız etti. Bu haksızlığa karşı mücadele etti ve sonunda Cristoforo’nun miras hakkını kazanmasını sağladı. Bu olay, bana göre 1486 yılında sağır bir insan adına verilmiş en önemli insanlık mücadelelerinden biridir.
Nâzım Hikmet’in eseri olan “Sevdalı Bulut” ise sağır kültürü üzerine kurulmuş bir oyun değildir. Dünyaya hitap eden, çok görsel ve şiirsel bir eserdir. Oyunda, beş metrelik bahçeli evinde yaşayan küçük bir kıza karşı büyük bir kıskançlık duyan zengin bir adamın o evi satın alma isteğini anlatıyorum. Bu karakter, bana göre dünyadaki kapitalist anlayışın bir sembolüdür.
Tansu Sarıtaylı: Nâzım Hikmet, Yunus Emre ve Ahmet Haşim gibi edebiyatımızın önemli isimlerinden ilham aldınız. Edebiyat ile sessiz tiyatro arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Levent Beşkardeş: 2010 yılında Fransa’daki Türkiye Yılı etkinlikleri için iki ayrı proje hazırladım. İlk proje, Karagöz gölge oyunu üzerineydi. İki sağır oyuncunun yer aldığı bu oyunda kuklacı Ruşen Yıldız ile birlikte çalıştık. Hikâyeyi Ruşen Yıldız yazdı. Oyunun adı “Karagöz’ün Talihi – Fortune de Karagöz” idi. Ben Hacivat’ı, Cezayirli sağır oyuncu Bachir ise Karagöz’ü canlandırdı. Gölge oyununu da Ruşen Yıldız yönetti. Gösterilerimiz her gün dolu salona oynandı.
İkinci proje ise Compagnie Clameur Public topluluğunun yönetmeni Annie Mako ile hazırladığımız “Yunus, Ruhumun Suları – Yunus, Les Eaux de Mon Âme” adlı gösteriydi. Gösteride iki Fransız kadın sanatçı ile iki Türk müzisyen yer aldı. Doğan Ertener, veZeki Ayad Çölaş de ekibimizdeydi. Yaklaşık üç yıl birlikte çalıştık. Bu gösteriyi İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde de sahneledik. Bu gösteride Fransız İşaret Dili ile birlikte Fransızca da kullanıldı. Tam anlamıyla sessiz tiyatro değildi.
Buna karşılık “Sevdalı Bulut” oyununda müzik yoktu. Yalnızca jestlere ve görsel anlatıma dayanıyordu. Zaman zaman hareketlerin oluşturduğu doğal gürültüler vardı. Böyle bir oyuna sessiz tiyatro denilebilir mi? Bunu hâlâ düşünüyorum.
Paris’e ilk geldiğim günden beri sessiz tiyatro ile pantomimin aynı şey olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
Edebiyat ile sessiz ve sesli tiyatro arasındaki ilişki ise benim için çok önemlidir. Fransızcayı ve edebiyatı çok iyi bilen profesyonel bir işaret dili tercümanı, şiirleri bana Fransızcadan işaret diliyle çevirdi. Böylece şiirleri çok daha iyi anlayabildim. Daha sonra o da benim kullandığım işaret dilini dikkatle kontrol etti. Böyle iki dünya için Fransız işaret diliyle Fransızca diliyle gösteriler hep var.
Tansu Sarıtaylı: Resim yapıyor, görsel şiirler yazıyor ve beden diliyle şiir yorumluyorsunuz. Görsel şiir sizin için nasıl doğdu? Okuyucularımıza bu sanat anlayışınızı anlatır mısınız?
Levent Beşkardeş: Eğer ben sağır olmasaydım ne olabilirdim? Sağır olsam da Türkçe ve Fransızca üniversite eğitimi almış olsaydım ne olabilirdim?
Benim en büyük şansımki Türkçemin ve Fransızcamın orta düzeyde olmasıydı. Çok okuyup yazmaktan çok, sanata tutkuyla yöneldim. Benim asıl tutkum, sağırlar dünyasında çağdaş sanat ve sağır kültürü adına yeni eserler üretmektir.
İşaret dilinin zenginliğine çok önem veriyorum. Sağırlar dünyasında çağdaş sağır kültürüne uygun çok değerli ressamlar ve çok başarılı heykeltıraşlar bulunuyor.
Yaklaşık yirmi beş yıl önce kendi kimliğimin farkına vardım. O günden bu yana sağır kültürüyle ve sağırlar dünyasıyla ilgisi olmayan ne klasik ne yeni ne de çağdaş oyunlarda oynamak istemiyorum.
Amacım; sağır kimliğime uygun tiyatro, sinema ve opera eserleri üretmek ve bu alanlarda çalışmaktır.
Tansu Sarıtaylı: Hayatınız boyunca “olmaz” denilen birçok şeyi başardınız. Bugün sizi ayakta tutan en büyük güç nedir?
Levent Beşkardeş: Hayatımda başarmakta en çok zorlandığım çalışmalardan biri, “Su Bardağı” adlı konferanslı gösteriydi. Bu gösteri, şair Francis Ponge’un şiirlerinden oluşuyordu.
Provalardan önce çok zor şiirleri bana defalarca çevirdiler. Şiirleri gerçekten anlayabilmem uzun zaman aldı. Yönetmen Ivan Morane’ın çok iyi yöntemi sayesinde şiirleri daha iyi kavrayabildim.
Francis Ponge gerçekten eşine az rastlanır bir şairdir. Şiirlerinde savaş yoktur, insan yoktur, hayvan yoktur, aşk yoktur, politika yoktur. Patates vardır, su vardır, mimoza vardır, anahtar vardır, bardak vardır; ağız, boğaz ve iskelet gibi nesneler ve imgeler vardır. Ben bu gösteriyi her zaman büyük heyecan ve mutlulukla oynadım.
Beni en çok zorlayan ikinci çalışma ise büyük İskender’in büyük mekan değişikliği” Le Grand Dépaysement d’Alexandre le Grand” Operatik bir öykü yazan besteci Jean- Christophe Martı adlı müzikaldi. (Bu oyundan yaklaşık 12 dakikalık bir görüntü internette ve YouTube’da Anis Gras adıyla izlenebilir.)
Oyunda Müzik yönetmeni olan Roland’ın verdiği işaret kodlarını takip ederek oynuyorduk. On iki kişilik bir koro vardı. Bir sağır kadın oyuncu, bir soprano erkek oyuncuyla ikimiz Alexandre rolümüzü canlandırıyorduk. Başlangıçta bestecinin yazdıklarını hiç anlayamamıştık. Çünkü besteler tamamen orkestra ve koro için hazırlanmıştı. Daha sonra işiten yönetmenimiz, müzikleri bize Fransızca ve işaret diliyle anlattı. Sonunda oyunu başarıyla sahneledik.
Sağır biri olarak şarkıcılık da yaptım. Benim için bu zor değildi. Bundan daha zoru olur mu, bilmiyorum.
Tansu Sarıtaylı: Geriye dönüp baktığınızda, gerçekleştirebildiğiniz için en çok gurur duyduğunuz çalışmanız hangisidir? Buna karşılık, “Bunu da mutlaka yapmak istiyorum.” dediğiniz bir hayaliniz hâlâ var mı?
Levent Beşkardeş: En çok gurur duyduğum çalışmalar şunlardır:
•Les Enfants du Silence
•Hanna
•Les Pierres (Dr. Gertrude Stein) İn Festival d’avignon 1990
•Vole Mon Dragon (üç bölümden oluşan, yaklaşık yedi saatlik oyun) İn Festival D’avignon 1994
• Antigone İn Festival D’avignon 1995, 6 ay süresi Kuzey, Güney ve Asya Avrupa, Turneleri, İn festival d’avıgnon de Avıgnon belediye’ nin masraflarındandır. OFF FESTIVAL belediye salon ve cadır kıra parası alıyor
• Su Bardağı Parole
• Son olarak da Poèmes du Silence. Bu çalışmada bütün şiirlerim yer aldı. Sanatçı Aurore Corominas’ın seslendirmesi de benim için çok özeldir.
Hayalim ise hep sinema olmuştur. Oyunculuk ve yönetmenlik yapmak, sağır bir yönetmen olarak işiten oyuncuları sinemada yönetebilmek en büyük hayalimdir.
Tansu Sarıtaylı: Fransa’da yaşayan Türk gençlerinden sanatla ilgilenmek isteyenlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Levent Beşkardeş: Yalnız Fransa’da değil, Türkiye’de ve dünyanın başka ülkelerinde yaşayan Türk gençlerine de aynı şeyi söylemek isterim: Hayallerinizi her gün yaşatın. Gerçekten isteyip vazgeçmezseniz, bir gün gerçekleşebilir. İnsan çaresiz ya da işsiz olsa bile umudunu ve hayallerini bırakmamalıdır.
Yıllar önce Paris’te Tanıdığım işitme engelli ve konuşan Fransız kadın’ın bir sevgilisi olan ( Charlie Chaplin’in ilk eşinden ilk torunuyla tanışmıştım.) Çok yakışıklı bir gençti. İlk filminde oynadıktan sonra oyunculuğa devam etmek istemedi.
Kendisine, “Ne olmak istiyorsun?” diye sordum.
Bana, “Benim en büyük hayalim bir çiçekçi dükkânına sahip olmak.” diye cevap verdi.
Bence gençler, yalnızca maaşlı olduğu için sevmedikleri işleri yapmak mecbur ekmek parası için İnsan sevdiği işi yaptığında, sanatta para az olsa bile morali yüksek olur. Severek yapılan iş insanı yormaz. Buna karşılık yalnızca para için yapılan bir iş, insanı hem yorar hem de mutsuz eder.
Tansu Sarıtaylı: Sizce sanatın en temel görevi nedir? İnsanları düşündürmek mi, duygulandırmak mı, değiştirmek mi, yoksa sadece güzeli göstermek mi?
Levent Beşkardeş: Ben sanatın görevinin bunlardan biri olduğunu düşünmüyorum.
Benim görevim; dünyanın sağırlar dünyasını yeterince bilmediğini, yeterince duymadığını ve yeterince tanımadığını göstermek; yasaklanmış işaret dillerinin varlığını görünür kılmak ve sağırlar tarihindeki yaşanmışlıkları sanata dönüştürmektir.
Ünlü psikolog, nörolog ve yazar Oliver Sacks’ın “Sesleri Görmek” adlı kitabını çok önemsiyorum. Kitabın Türkçesi Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Ayrıca 1991 yılı “Uyanış” adında filmde aktör Robin Williams, Oliver Sacks rolü oynuyor, Paris’te Tv’lerde ve film galasında davetli Oliver’i arayıp davet eden Peter Book’un yönettiği Shakespeare’in “Kasırga” oyununda Oliver Sacks ile tesadüfen tanıştım. Peter Brook, “Sesleri Görmek” kitabını okumuştu ve Oliver Sacks’ı oyuna davet etmişti. Ben de oradaydım. Peter Brook, bu kitabı tiyatroya uyarlamak istediğini Oliver Sacks’a anlattı. Ancak ne yazık ki Oliver Sacks bu teklifi kabul etmedi.
Tansu Sarıtaylı: Elli yılı aşan sanat yolculuğunuzu tek bir cümleyle özetlemeniz istenseydi, nasıl bir cümle kurardınız?
Levent Beşkardeş: Yaşlandım; ama içimde hâlâ çocuksu yanımı taşıyorum.
Hâlâ öğreneceğim çok şey var. Sanatta da kültürde de sonsuz bir öğrenme süreci olduğuna inanıyorum. Bana göre sanat da bitkiler gibidir. Doğar, gelişir ve ölür. Sonra başka bir sanat doğar, o da değişir. Bugün ise yapay zekâ ile birlikte bambaşka bir sanat anlayışı ortaya çıkıyor.
Tansu Sarıtaylı: Son olarak, benim sormayı unuttuğum; ancak okuyucularımızın mutlaka bilmesini istediğiniz bir düşünceniz veya vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Levent Beşkardeş: Günümüzde küçük çocuklar ve gençler sürekli cep telefonlarına bakıyor. Telefonlarından uzak kalamıyorlar. Bazen kendi kendime, “Gerçekten onlar mı telefonu yönetiyor, yoksa telefonlar mı onları yönetiyor?” diye düşünüyorum.
Sanki ceplerimizde taşıdığımız yapay zekâlar insanları yavaş yavaş kuklalaştırıyor, robotlaştırıyor. Beni en çok üzen konulardan biri budur.
Sinema okullarında okuyan öğrencileri ise çok şanslı görüyorum. Paris’te uzun yıllar boyunca, özellikle 1930-2000 yılları arasında çekilmiş klasik filmleri sinemalarda izleme imkânımız vardı. Ben bugün de o eski filmleri büyük bir özlemle izliyorum.
Bugünün birçok yeni filminin anlatım biçimi ve estetik anlayışı ise beni pek heyecanlandırmıyor.
Bu günlerde yeni bir sanat projesi üzerinde düşünüyorum. Uzun metrajlı bir belgesel film hazırlamak istiyorum. 2000-2005 yılları arasında tamamen kendi imkânlarımla altı kısa metraj film gerçekleştirmiştim. Şimdi ise bu birikimi daha kapsamlı bir belgesel projeye dönüştürmeyi düşünüyorum.
Tansu Sarıtaylı- Bana zaman ayırdığınız için Teşekkür ederim.













