Başkent Paris’in banliyösü Melun’da faaliyet gösteren Fransız-Türk Kültür ve Dostluk Derneği’ni tanıyalım. Ahmet Çiftli’nin başkanlık görevini yürüttüğü dernek, 40 yıla yakın faaliyetlerini aralıksız olarak sürdürüyor.
Bugün Fransız-Türk Kültür Derneği Başkanı ile birlikteyiz. Ahmet Çiftli, yıllardır Fransa’da görev yapmış ve bize bu dernek hakkında bilgiler verecek. Kısaca, Ahmet Bey, kendinizi tanıtabilir misiniz?
— Ben Ahmet Çiftli. 1959 Samsun doğumluyum. 1979 yılı Eylül ayının 7’sinde Orly Havaalanı’na indim. Rahmetli babamın öncülüğünde, burada çalışmak üzere gelmiş bir işçi ailesi olarak Fransa’ya geldim. 1979 yılından beri Fransa’da çeşitli derneklerde, kültür merkezlerinde ve kültür ocaklarında görev aldım. Zaman içerisinde, Mölen şehrine, yani Paris’ten Mulen şehrine geldiğimde, 1993 yılında burada Türklerin bir araya gelebileceği, toplanabileceği bir kültür merkezinin eksikliğini gördüm. Bu düşüncelerle 1987 yılında Fransız-Türk Kültür Dostluk Derneği’ni arkadaşlarla beraber kurduk. Kurucu başkanlığını yaptım ve o günden beri de dernek başkanıyım.
— Bu dernek kurma projesi nereden çıktı, aklınıza nasıl geldi?
— Şimdi, birincisi, burada bir arkadaşımızın çocuğuna araba çarptı ve çocuk vefat etti. O günlerde cenaze işlemlerini yapmak, Türkiye’ye nakletmek, çeşitli kurumlara başvurmak oldukça zordu. O zamanlarda cenaze fonları da yoktu. Vatandaşlardan yardım toplanarak cenazenin gönderilmesi için aileye katkıda bulunulurdu. Biz de bu yardımları toplarken böyle bir eksikliği fark ettim. O zamanlar burada belki 17 aile vardı. Bu ailelerin her birinde 15 ya da 20 civarında çocuk bulunuyordu.
Bu çocukların kendi kültürlerini, örf ve adetlerini, dini bilgilerini öğrenebilmeleri için bir kültür merkezine ihtiyaç olduğunu hissettim. Bu vesileyle hemen bir dernekleşme çalışmalarına başladım. Tabii bu süreç hemen resmiyet kazanmadı. Birkaç toplantı yaptık. Gerek belediyeden aldığımız küçük bir salonda, gerekse buradaki çevre derneklerin lokalinde, yani Mağrip ülkelerinden arkadaşların lokallerinde bir iki toplantı gerçekleştirdik. Önce buradaki milletimizi bir araya getirdik ve bu vesileyle bir dernek oluşumu meydana getirdik.
Bir derneğimiz olsun. Buradaki çocuklarımızın gelecek nesillere taşınabilmesi, bizlerin bu köprü vazifesini yapabilmesi için çocuklarımıza kendi dilini öğretmek… En baştaki vazifemiz, kendi dilini öğretmek ve ondan sonra inandığı dini, inançlarını ve bilgilerini verebilmekti. Bu vesileyle bir iki toplantı yaptık. Kiraladığımız toplantı salonunda da toplantılar gerçekleştirdik. Daha sonra belediyeden yer istedik. Belediye de bize toplantılar için bir salon gösterdi. Ardından bir yer kiraladık. Kiraladığımız 80 m²’lik yerde bu cami derneğini fiilî olarak oluşturduk. 1989 yılında dernek fiilen kurulmuş oldu. Sonrasında aşama aşama devam etti. Bugün bulunduğumuz cami ve kültür merkezimizin yerini daha sonra satın aldık. Bu da ikinci aşamada attığımız önemli bir adım oldu.
— Ahmet Bey, derneğin ne kadar üyesi var?
— Derneğimizin yaklaşık 80 üyesi var. Tabii bunların sadık olanı var, sadık olmayanı var. Ancak derneğimizin kira ya da ticari anlamda düzenli bir geliri yoktur. Bu açıkları, yardımsever arkadaşlarımızın katkılarıyla ve özellikle Kurban Bayramı dolayısıyla toplu kurban kesimleri, kermesler ve yaz şenlikleriyle kapatmaya çalışıyoruz. Derneğimiz 1000 m² arsa üzerinde; alt katı 200 m², üst katı ise 160 m² olan bir binaya sahip. Bunun içerisinde berber, bakkal gibi gelir getirici bir işletme bulunmadığı için, kurumsal olarak bu açıkları dışarıdan, üyelerden ve hayırsever vatandaşlardan topladığımız bağışlarla kapatıyoruz.
— Sizin derneğin üyeleri genel olarak hangi iş kolunda çalışıyor?
— Bu bölgede genellikle inşaat sektörü ön planda. Fabrikalarda çalışan gençlerimiz de var ancak büyük çoğunluk inşaat sektöründe çalışan vatandaşlarımızdan oluşuyor. Eskiden tekstil sektöründe çalışanlar da vardı fakat artık Fransa’da bu alanda çalışan vatandaşlarımız oldukça azaldı. Daha çok inşaat, restoran sektörü ve fabrika çalışanlarından oluşuyor.
— Gençlerin eğitim durumları nedir? Fransız siyasetinde yer alıyorlar mı?
— Gençlerimiz, eskiye nazaran çok daha iyi durumdalar. Yakın çevremizden de olmak üzere belediyelerde encümen olan, görev alan gençlerimiz var. Çocuklarımız okuyor; üniversite bitirenler var. Muhasebe alanında çalışanlar, devlet kurumlarında, bankalarda ya da sosyal sigorta kurumlarında görev yapan gençlerimiz bulunuyor. Ancak genel olarak, 2000’li yıllardan sonra Türkiye’den gelen ailelerin çocukları arasında hâlâ inşaat sektöründe çalışanlar da var. Elektrik işinde çalışanlar var, devlet kurumlarında çalışanlar var, fabrikalarda çalışanlar var. Ancak eskiye nazaran gençlerimizin daha aktif olduğunu, devlet kurumlarında daha fazla görev aldıklarını ve bu alanda yer almak için gayret gösterdiklerini müşahede ediyoruz.
Yalnız, çocuklarımızın geleceğiyle ilgili kaygılarımızdan biri; kendi örf ve adetlerini ve dillerini uzun vadede iyi derecede konuşamamalarıdır. Bunun için, kültür merkezlerimizin ve camilerimizin içerisinde de olsa, 4 ile 6 yaş arasındaki çocuklara temel Türkçe eğitimi ve kültürel bilgi verilmesi çok önemli olacaktır. Devletimizin eğitim müşavirliği 6 yaş itibarıyla başladığı için, bu yaştaki çocuklar Fransızcayı zaten okullarda gayet iyi konuşur hâle geliyorlar.
Bu nedenle Türkçeyi ikinci dil olarak öğreniyorlar ve burada bir dil eksikliği, lehçe ve aksan farklılıkları ortaya çıkıyor. Kendi dillerini sonradan öğrenilmiş bir aksanla konuşmaya başlıyorlar. Dolayısıyla, eğer çocuklarımıza 4 ile 6 yaş arasında evde ya da kültür merkezlerimizde Türkçe eğitimi verebilirsek, bu onların geleceği açısından çok daha faydalı olacaktır. Şöyle bir örnek vermek gerekirse; Fransa’daki bir ailenin çocuğu, Almanya, Belçika, Hollanda ya da Avusturya’daki akrabalarının çocuklarıyla uzun vadede iletişim kurmakta zorlanabilir. Çünkü Fransa’daki çocuk Türkçeyi eksik, Almanya’daki Alman Türkü farklı, diğer ülkelerdeki çocuklar da kendi dillerini eksik öğrendiklerinde, ortak bir dilde anlaşmaları güçleşir.
Bu da birbirlerini iyi tanımalarını, karakterlerini ve esprilerini anlamalarını zorlaştırır. Sonuç olarak, uzun vadede kendi çocuklarımız birbirlerine yabancı hâle gelebilir.
Bu düşünceden hareketle, Avrupa’da bir Türkoloji üniversitesi ya da Türk dili ve edebiyatı alanında lise veya üniversite düzeyinde bir okul açılması faydalı olabilir. Bu tür bir girişim, gerek devlet eliyle gerekse Fransız ve Türk devletlerinin karşılıklı iş birliğiyle ve buradaki vatandaşların katkılarıyla hayata geçirilirse, uzun vadede gençlerimiz için çok önemli ve değerli bir adım olur. Böylece kendi dil ve kültürlerini aktarmaları daha kolay hâle gelir.
Buradaki eksikliği daha çok dil alanında görüyordum; ancak son yıllarda bu konuda biraz daha umutluyum. Çünkü camilerde, derneklerde, kültür merkezlerinde, düğünlerde ve çeşitli toplantılarda; özellikle 23 Nisan ve 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gibi millî duygularımızı ön plana çıkaran etkinliklerde çocuklarımız bir araya geliyor. Bu tür ortamlarda çocuklara millî duygular, bayrak sevgisi ve millî şuur az da olsa aşılanıyor. Bu da onların kendi dillerini konuşma konusunda daha istekli olmalarını sağlıyor.
Kendi ailemizden örnek verecek olursam; torunum henüz 3 yaşında olmasına rağmen, 2 yaşından beri Türkçeyi oldukça güzel konuşuyor. Çünkü bu çocuklar zaten okulda Fransızcayı öğrenecekler ve öğreniyorlar. Bu nedenle evde ana dilin, yani anneden öğrenilen dilin Türkçe olması son derece önemlidir.
— Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz projeler var. Bundan sonraki projeleriniz neler olabilir?
— Evet, şimdiye kadar burada bir kültür merkezi oluşturduk. Çocuklarımızın dinî ve kültürel değerlerini yaşayabilecekleri ve öğrenebilecekleri bir merkez kurduk. Bunun yanı sıra, Türkiye Eğitim Müşavirliği çerçevesinde başvurular yaparak burada Fransız okullarında Türkçe sınıflar açılmasını sağladık. Her sene çocuklarımız buradan diploma alıyor. İyi kötü bir diplomaları, bir karneleri oluyor. Bu sayede Türk kültürünü, Türk tarihini, bayrağımızı, İstiklâl Marşı’nı ve temel Türkçe okuma-yazma becerilerini öğrenebiliyorlar.
Tabii bunda ailelerin gayreti, ilgisi ve çocuklarını okula göndermesi de önemli bir rol oynuyor. Ayrıca cenaze fonu kurarak cenazelerimizin Türkiye’ye naklini kolaylaştırdık. Daha sonra, cenazelerin artmasıyla birlikte —buraya ilk gelen gurbetçi büyüklerimizin yaşlanması nedeniyle— bu fonun yükü de arttı. Nitekim kısa süre önce, sizin de şahit olduğunuz gibi Valenton Camii’nde aynı gün iki, hatta üç cenaze kaldırdığımız oldu. Bazı günler üç cenaze namazı kıldığımız zamanlar yaşandı.
Bu nedenle cenaze fonunu buradaki DİTİB’e, yani devletin cenaze fonuna devrederek daha kurumsal bir yapıya kavuşmasını sağladık. Bunun dışında, burada hapishanelerde bulunan az sayıda Türk mahkûmu da ziyaret ettik. Bölgedeki camilerle birlikte cuma günleri giderek hem cuma namazı kıldırdık hem de onlarla sohbet ettik. Kapalı bir ortamda bulunan bu insanlara manevi anlamda bir nebze destek olabilmek amacıyla çeşitli görüşmeler gerçekleştirdik.
Türk mahkûmlarla da karşılaştık ve onların taleplerini dinledik. Gazete, kitap gibi ihtiyaçlarının karşılanmasını istediklerini ifade ettiler. Biz de haftada en az bir kez bu tür taleplerin karşılanması yönünde katkı sağlamaya çalıştık. Bu da faaliyetlerimiz arasında yer aldı. Bunun yanı sıra düğün, kermes ve özellikle yaz şenlikleri gibi sosyal etkinlikler düzenliyoruz. Pandemi döneminde hastanelere yardım götürerek destek sağladık. Ayrıca bu bölgede yaşayan kimsesiz, ihtiyaç sahibi ya da unutulmuş Türk ailelere; yaşlı teyzelerimize, amcalarımıza ve büyüklerimize yönelik gıda yardımlarında bulunduk.
Onları zaman zaman ziyaret edip ihtiyaçlarını soruyoruz. Yani bir dernek, bir kültür merkezi olarak adeta Türkiye’nin buradaki bir temsilcisi, bir makamı gibi hareket ederek onları ziyaret ediyoruz. İyi ve mutlu günlerinde, kötü ve yaslı günlerinde yanlarında bulunmaya çalışıyoruz. Bundan sonra da bu faaliyetleri bir adım ileriye götürerek, daha uygun ve daha geniş mekânlarda, daha rahat şartlarda gerçekleştirebilmeyi hedefliyoruz. Fransa’nın çeşitli yerlerinde bunu başaran birçok arkadaşımız ve cemaatimiz var. Büyük camiler, kültür merkezleri, toplantı salonları ve düğün salonları gibi mekânlara sahip oldular.
Ancak bizim bulunduğumuz yerin Paris’e çok yakın olması ve arsa ile mekân fiyatlarının oldukça yüksek olması bu tür yatırımları zorlaştırıyor. Örneğin 1000 m² bir yer almak isteseniz, belki de 500-600 bin avronun altında bir bedelle almak mümkün değil. Buna rağmen, bu hizmetleri daha geniş ve daha güzel mekânlara taşıyabilmek; bizlere ve bizden sonraki nesillere inşallah nasip olur. Artık Avrupa’da yaşayan Türkler olarak, yani Avrupalı Müslüman Türkler olarak; Türkiye’den gelmiş göçmen ya da işçi ailesi sıfatından çıkıp daha güçlü bir toplumsal kimlik kazanmış durumdayız. Bu nedenle, gelecek kuşaklara daha iyi imkânlar sunabilecek mekânları ve zeminleri hazırlamak zorundayız.
İlk gelen büyüklerimizin anlattığı gibi, onlar dil bilmeden, iki-üç günlük tren yolculuklarıyla buralara gelip çalışmaya başladılar. Çok zor şartlar yaşadılar. Biz ikinci kuşak olarak, 1980’li yıllardan sonra geldik. Bizler biraz daha şanslıydık; en azından bizden önce gelen bir akrabamızın ya da tanıdığımızın yanında tutunma imkânı bulduk. Ancak bizler de zorluklar yaşadık, yokluklar ve eksiklikler gördük.
Bugün geldiğimiz noktada ise Türk toplumunun geleceği adına daha umutluyum.
Kültür merkezlerimizin katkısıyla gençlerimiz eğitim alıyor, çeşitli mesleklerde yer alıyor. Doktor, avukat olan; belediyelerde görev yapan, hatta belediye başkanı seçilen gençlerimiz var. Aktif siyasette yer alan gençlerimizin sayısı artıyor. Bu nedenle özellikle Fransa’daki Türk toplumu adına umutluyum ve bu gelişimin devam etmesini arzu ediyorum.
— Şimdi, Fransa’da Türklerin dışında başka yabancı toplumlar da var. Fransızların Türklere bakışı, diğer yabancılara kıyasla nasıl?
— Fransızlar, Türkleri daha çok kendi içinde yaşayan, kendi toplumsal yapısını koruyan ve çok fazla dağılmayan bir toplum olarak görüyor. Yani kontrollü bir topluluk olarak değerlendiriyorlar. Fazla asimile olmamış bir yapı olarak bakıyorlar. Örneğin bir Türk, “Benim dedem aslında Türkmüş” gibi bir yaklaşım sergilemez; herkes kendi kökenini, ailesini ve geçmişini bilir. Bizler, kültür merkezlerinin etrafında, onların manevi atmosferinde, bayramlarda, düğünlerde, mevlitlerde ve özel günlerde bir araya gelen bir toplumuz. Bu nedenle Fransızlar da bizi daha çok kendi içinde yaşayan ve birlik duygusunu koruyan bir toplum olarak değerlendiriyor.
Fransızların gözünde Türk toplumu, diğer milletlerle çok fazla iç içe olmayan bir yapı sergiliyor gibi algılanıyordu. Ancak zamanla, özellikle gençler arasında yabancı evliliklerin artmasıyla bu durumun biraz değişmeye başladığını görüyoruz. Çevremizde de tanıdığımız, yabancılarla evlenen gençlerimiz var. Hem kız hem erkek tarafında bu tür evlilikler gerçekleşiyor ve çocuk sahibi olanlar da var. Bu evlilikler arasında mutlu bir şekilde hayatını sürdürenler olduğu gibi, zaman zaman anlaşmazlık yaşayanlar da olabiliyor.
Genel olarak Fransızların bakış açısına göre Türkler; kendi içinde daha çok hareket eden, çalışkan, işine gücüne bağlı, adli suçlara fazla meyletmeyen bir toplum olarak değerlendiriliyor. Karakterli ve sağlam bir yapıya sahip oldukları düşünülüyor. Özellikle aile bağlarının güçlü olduğu, ailelerin çocuklarına sahip çıktığı ve çocukların da ailelerine bağlı olduğu yönünde bir kanaat mevcut. Bu durum, özellikle evlilikler üzerinden de gözlemleniyor.
Ayrıca Türk pasaportuna Avrupa’da genellikle olumlu bir bakış açısı olduğunu da söyleyebiliriz. Türkler; girişimci, çalışkan, iş yapan ve atılgan bir toplum olarak görülüyor. En azından benim çevremde edindiğim izlenim bu yönde. Gerek güvenlik birimleriyle yaptığımız görüşmelerde gerekse valilikte katıldığımız toplantılarda, zaman zaman bize “Sizi tanıyoruz, sizlerle bir problemimiz yok” şeklinde geri bildirimler verildiğine şahit olduk.
— Ahmet Bey, ben gerekli soruları sordum, siz de cevap verdiniz. Teşekkür ederim. Ancak benim sormayı unuttuğum, sizin eklemek istediğiniz bir mesaj varsa buyurun, sizi dinliyorum. Fransa’daki Türk toplumuna vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
— Ben de çok teşekkür ediyorum. Sizin de uzun yıllardır Fransa’da bulunmanız ve bu alanda benden daha tecrübeli olmanız önemli. Biz bir dernek, bir cami ya da bir kültür merkezi çerçevesinde faaliyet gösterdik. Fransa’da birçok açılış, kongre ve etkinlikte bulunduk. Federasyonlar aracılığıyla da çeşitli görevler üstlendik. Ancak sizin mesleğiniz gereği insanları tek tek tanıma ve gözlemleme fırsatınız oldu. Fransa’yı derinlemesine tanıyan bir kişi olarak elbette söyleyecek çok şey vardır.
Fakat böyle kısa bir mülakatta aklımıza gelen temel konular bunlar oldu. Genel anlamda ifade etmek gerekirse; bundan yaklaşık 1000 yıl önce Orta Asya’nın bozkırlarından Anadolu’ya gelen bir millet, Anadolu’yu nasıl bir Türk yurdu hâline getirmişse, gelecek nesiller için de benzer bir süreç neden yaşanmasın? Bugün Fransa’daki Türklerin yaklaşık 60 yıllık bir geçmişi var. Siz de bu 60. yıl kutlamalarına şahit oldunuz ve bunları haberleştirdiniz.
Geçmişte yaşanan zorluklara ve eksikliklere baktığımızda, bugün gelinen nokta oldukça önemli. Aynı şekilde, yetişen yeni neslin ulaştığı seviyeyi de görüyoruz. Bu gelişimin önümüzdeki 60 yıl içinde nereye varabileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Artık bizler, sadece gurbetçi ya da işçi ailesi olarak değil, Avrupalı Türkler olarak varlığımızı sürdüreceğiz. Bu varlığı da kendi kimliğimizi, kültürümüzü ve dilimizi koruyarak devam ettirmek en büyük hedefimizdir.
Bu vesileyle ben de size teşekkür ediyorum. Zahmet edip geldiniz, bizleri burada buldunuz ve dinlediniz. Aslında takdire şayan olan sizin bu emeğinizdir. Zaman ayırıp yolculuk yaparak buraya geldiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.
— Ben mesleğim gereği sorularımı yönelttim, siz de cevapladınız. Teşekkür ederim.
— Rica ederim, ben teşekkür ederim. Çok sağ olun.














