Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden, dünyaca ünlü Ressam ve Heykeltıraş Coşkun’u Tanıyalım
Fransa’nın vitrindeki Türklerinden sanatçı Coşkun ile birlikteyiz. Fransa’da üç farklı yerde çalışma atölyesi bulunan Coşkun, bizi başkent Paris’teki atölyesinde kabul etti. Dünyanın birçok ülkesinde kişisel sergiler açan, 46 yıldır Paris’te yaşayan sanatçı Coşkun’un atölyesindeyiz.
Tansu Sarıtaylı: Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Sanat yolculuğunuz nasıl başladı Coşkun Bey?
Coşkun: 1950 yılında doğdum. Gençliğim İznik’te geçti. İznik’teki eski sanat eserleriyle çok yakın ilişkilerim oldu. Bilhassa 16. ve 17. yüzyıla ait, dünyaca ünlü İznik çinileri ve desenleri beni çok etkiledi.
İznik’in eski adı Nikea idi. Bu dönemine ait heykeller, Eski Yunan ve Roma uygarlıklarının eserleri hâlâ belleğimdedir. İznik öylesine büyük bir kültürel zenginliğe sahipti ki ben bu zenginliklerin içinde büyüdüm. Resim yapma, desen çizme ve heykel üretme duygusu bana tamamen bu ortamdan geldi.
Çocukluğumdan beri kendimi resimle, desenle ve heykel çalışmalarımla ifade edebiliyorum. O yıllarda benim bir dezavantajım vardı. Bu, zamanla avantajım oldu.
Kırmızı saçlıydım. Herkes bana “Kırmızı Kafalı” ya da “Van Gogh” derdi. Bunun getirdiği bir yalnızlık vardı. Ben de o yalnızlığımı sanat eserleriyle iç içe yaşayarak değerlendirdim.
16 yaşındayken ilk resim sergimi Bursa’da açtım. O dönemde Halkevi Kültür Merkezi’nin girişinde Oda Tiyatrosu vardı. İlk sergimi de orada açtım. Sergide 35 yağlı boya resim ve bir adet heykel yer alıyordu.
Hiç unutmuyorum, o dönem Oda Tiyatrosu’nun yöneticisi yanıma gelerek beni tebrik etti. Bana tiyatronun dekorlarını yapıp yapamayacağımı sordu. Böylece 16 yaşında ilk kez tiyatro dünyasına adım attım. Dekorlarını ve afişlerini yaptım.
Daha sonra bir gün oyuna gelemeyen bir oyuncunun yerine dublör olarak beni sahneye çıkardılar. Kendimi bir anda sahnede buldum. O güne kadar benim için olumsuz görülen kırmızı saçlarım, sahnede bir anda avantaja dönüştü. Adeta altın saçlı bir oyuncu gibi dikkat çektim. Benim için büyük bir başarı oldu.
Böylece tiyatroyla ciddi olarak ilgilenmeye başladım. Liseden sonra İstanbul Konservatuvarı’na girdim ve Yıldız Kenter’in öğrencisi olarak eğitim almaya başladım.
Bu süreçte dekorlar yaptım, afişler hazırladım ve oyuncu olarak birçok tiyatroda sahneye çıktım. Yaklaşık on yıl boyunca tiyatroyla iç içe yaşadım.
On yılın sonunda tiyatroyu bırakıp kendimi tamamen resim ve heykele verdim.
1980’de darbe oldu ve özgürlüklerimiz tamamen kısıtlandı. Ben de özgürce yaşayabilmek için Fransa’ya gelmeye karar verdim. Çok zor şartlarda Fransa’ya geldim. 30 yaşındaydım.
1980 yılından beri Fransa’da yaşıyorum. 46 sene oldu. Türkçemi unutmamaya çalışıyorum. Sürekli seyahat ediyor, Avrupa’nın birçok ülkesinde sergiler açıyorum.
İsviçre’nin Martigny kentinde 10 metre yüksekliğinde bir heykel yaptım. Almanya, Danimarka, Hollanda, Belçika, İsviçre ve Fransa’da sergiler açtım. Güney Kore gibi uzak bir ülkede bile sergiler açtım. 2016 yılında Güney Kore’nin Ulsan kentinde 14 metre boyunda, 4 metre yüksekliğinde bir heykel gerçekleştirdim.
Ne yazık ki Türkiye’de bugüne kadar istediğim ölçüde bir sergi açmak kısmet olmadı. İstanbul’da 1990’lı yıllarda iki kez TEM Galerisi’nde sergi açtım. Ancak bunlar küçük çaplı sergilerdi. Heykeller ve resimler valizle taşınabilecek büyüklükteydi.
Ben galericiye, “Bunlar benim için küçük heykeller. Ben çok daha büyük eserler üretiyorum, bildiğin gibi. Boğaziçi’nde güzel bir mekânda büyük heykellerimle birlikte bir açık hava sergisi açmak ve 30 yıl yaşadığım bu ülkeme bir şekilde teşekkür etmek istiyorum.” dedim.
Galerici ise bana, “Deniz kıyısında rutubetten heykellerin zarar görür.” dedi. Bunun üzerine o galeriden de ayrılmak zorunda kaldım. Türkiye’de şu anda önemli bir koleksiyoncum var. İstanbul’daki Göğüş Koleksiyonu çok önemli bir koleksiyon. Koleksiyonlarında yüzlerce sanatçı var. Ben de 100’den fazla heykelimle koleksiyonlarında yer alıyorum. Göğüş Ailesi, yaklaşık 30 senedir sanatımı takip ediyor. Beni desteklemeye ve tanıtmaya çalışıyorlar.
Tansu Sarıtaylı: Resim ve heykel gibi iki farklı sanat dalında üretim yapıyorsunuz. Bu iki disiplin birbirini nasıl besliyor Coşkun Bey?
Coşkun: Bence resim veya heykel diye kesin bir ayrım yok. Her şeyin başı desendir. Desen tek boyutlu bir olaydır. Desenden sonra gravüre geçiyoruz; bu da iki boyutludur. Ardından heykele geçiyoruz. Heykel ise üç boyutlu bir anlatım biçimidir.
Sanatçı, kendini ifade etmeye başladığında anlatmak istediği düşünceyi ya da duyguyu hangi araçla daha iyi aktarabiliyorsa onu seçer. Bunun en güzel örneklerinden biri Picasso’dur. Hem heykel yapardı hem resim yapardı hem de desen çalışırdı.
Heykelin zor taraflarından biri de fiziksel yönüdür. Sürekli heykel yapan ve ağır aletlerle çalışan bir insanın zamanla fiziksel yapısı değişmeye başlar. Uzun süre bu şekilde çalışıldığında olumsuz bir durum ortaya çıkabiliyor. Çünkü fiziksel güç ön plana çıkarken zihinsel denge ikinci planda kalabiliyor. Bu dengeyi en iyi kuran sanatçılar arasında Miró ya da Barceló gibi isimleri sayabilirim. Hem resim hem de heykel yapıyorlar.
Yaz aylarında heykel yapıyor, yılın geri kalan bölümünde ise resim ve desen çalışıyor, sergilerimle uğraşıyorum. Böylece bedenimi ve kaslarımı dinlendirmiş, dengelemiş oluyorum.
Tansu Sarıtaylı: Eserlerinizi üretirken size ilham veren en önemli kaynaklar nelerdir?
Coşkun: İnsan… İnsanın varoluşu. Mağara döneminden bugüne kadar benim temel konum insandır. İnsan dediğimizde kadın, erkek, çocuk, yaşam, çift ve çiftleşme… Hepsi birlikte bir aradadır.
Sanat tarihine bakıldığında önce karşınıza ilkel (primitif) heykeller çıkar. Bunlar, ilk insanın mağarada bir taşın üzerine çizdiği desenleri çağrıştırır. Ben de oradan yola çıkarak bugüne kadar geliyorum.
İlk insanların yaşadığı dönemlerden bu yana çok sayıda sanat eseri yapıldı. Fakat binlerce yıl önce mağaralarda, büyük olanaksızlıklar içinde yapılan Venüs heykelleri bugün sanat tarihinde en önemli yapıtlar arasında gösterilir.
2016 yılında filozof Prof. Jean-Paul Jouary tarafından yazılan Le Futur Antérieur adlı kitabın 161. sayfasında benim heykelime, 162. sayfasında ise Lespugue Venüsü’ne (günümüzden yaklaşık 25 bin yıl önce yapılan heykel) yer verilerek bir karşılaştırma yapıldı.
Picasso, Miró, Nicolas de Staël, Soulages ve Klee gibi sanatçıların eserleriyle mağara dönemi sanatının karşılaştırıldığı bu önemli araştırmada benim eserime de yer verilmiş olması beni çok mutlu etti.
https://www.beauxarts.com/produit/le-futur-anterieur/
Tansu Sarıtaylı: Sanat anlayışınızı birkaç cümleyle özetlemeniz gerekirse, nasıl ifade edersiniz?
Coşkun: Öncelikle kendime şu soruyu soruyorum: “Ben gerçekten sanatçı mıyım?” Sanat olayı, günlük yaşamın içindeki güzelliği, mutluluğu ve insanın ürettiği olumlu duygu ve düşünceleri başkalarına aktarabilmektir. Tıpkı bir insana bir buket çiçek vererek onu mutlu etmek gibi. Sanat olayı bence budur. Eğer bunu başarabiliyorsak, işte o zaman sanat yapmış oluruz.
Tansu Sarıtaylı: Bugüne kadar birçok uluslararası sergi açtınız ve sanat etkinliğinde yer aldınız. Farklı ülkelerde eserlerinize gösterilen ilgi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Coşkun: İnsan, dünyanın her yerinde aynı insandır. Benim eserlerim Washington, Seul, Kopenhag, İstanbul, Cenevre, Paris gibi şehirlerde çok önemli koleksiyonlara girdi. Bu bana hem ekonomik hem de moral olarak güç veriyor. Böylece daha önemli projeler ve çalışmalar yapabiliyorum. Zannediyorum eserlerim güçlü olmasaydı bunlar olmazdı!
Tansu Sarıtaylı: Sanatın evrensel bir dil olduğu sıkça söylenir. Sizce gerçekten kültürel ve dilsel sınırları aşabiliyor mu?
Coşkun: Sanat bütün sınırları aşabiliyor. İnsan kalbine ve düşüncesine ulaşan; dil, din ve milliyet dinlemeyen bir evrenselliğe sahiptir. Sanat evrenseldir. İnsan da dünyanın her yerinde aynı insandır. Binlerce yıl öncesinden, dünyanın birçok yerindeki mağaralardan Venüs heykelleri çıkabiliyor.
Bu heykeller her yerde bulunuyor. Anadolu’muz da heykeller bakımından çok zengin bir coğrafyadır. Nemrut Dağı gibi, Altıntepe gibi çok eski merkezlerde binlerce yıllık eserler bulunmaktadır. Bu da sanatın evrenselliğini ve gücünü gösterir.
Tansu Sarıtaylı: Eserlerinizde öncelikle işlemeyi sevdiğiniz veya vermek istediğiniz toplumsal mesajlar var mı?
Coşkun: Doğrudan vermek istediğim politik bir mesaj kullanmıyorum. Mesajlar sanat eserinin içinde gizlidir. Ben tabiatı ve insanı seviyorum. İnsana, insanı anlatmak için tabii unsurları seçtim. Ağaç gibi, toprak gibi…Ağaç yaşayan bir varlıktır. İnsan gibi hem güçlü hem zayıf ve kırılgandır. Ayrıca insan gibi içinde sürprizlerle doludur. Onlarla birlikte yaratıcılığımı tamamlayabiliyorum. Heykellerim, kafamda ve bilinçaltımda yer alan geçmiş kültürlerin sanat eserlerine tanıklık ediyor.
Yakın tarihte de gördük. Hitler, birçok sanatçıyı “dejenere sanatçı” ilan etti. Oysa bugün o sanatçıları baş tacı ediyoruz. Buna karşılık, o dönemde siyasi iktidarlara yakın duran ve desteklenen sanatçılara bugün aynı gözle bakılmıyor. Çünkü onlar politika uğruna sanatlarından ödün verdiler.
Ne yazık ki bugün Türkiye’de de buna benzer örnekler görüyorum. Bunu da bugünkü iktidara yakın görünmek, onların hoşuna gitmek ve eserlerini o doğrultuda şekillendirmek amacıyla yapıyorlar. Sanat özgür olmalıdır. Sanatçı özgün olmalıdır.
Tansu Sarıtaylı: Bir eserinizi ortaya çıkarırken, fikir aşamasından tamamlanmasına kadar nasıl bir üretim süreci izliyorsunuz?
Coşkun: Çok enteresan bir soru. Çalışmaya başlamadan önce benim yalnız olmam gerekiyor. Fakat çevremde 20 kişi de olsa kendime görünmez bir atmosfer oluşturabiliyorum. O atmosferin içinde kendi yalnızlığımı buluyor ve tamamen o duygulara yoğunlaşarak çalışmaya başlıyorum.
Çalışırken zamanın nasıl geçtiğini hiç fark etmiyorum. Ne kadar süre çalıştığımı da bilmiyorum. Yorulana kadar devam ediyorum. Sonra bir an geliyor; eser adeta bana, “Ben bittim.” diyor. İşte o zaman çalışmayı bırakıyorum.
Aslında eserle aramızda sürekli bir diyalog var. Karşılıklı bir iletişim yaşıyoruz. Eser bana tamamlandığını söylüyor. Ben de o ana kadar çalışmayı sürdürüyorum. Eğer henüz bitmemişse ertesi gün yeniden devam ediyorum.
Mesela zaman zaman canlı performanslar yapıyoruz. Performans sırasında etrafımda 50 kişi de olsa ben hızarlı elektrikli testereyi elime alıyor, koruyucu kaskımı takıyor ve çalışmaya, heykel yontmaya başlıyorum. Kendi dünyamda yalnızım!
Heykel tamamlanıncaya kadar çalışıyorum.Bu da tiyatronun bana kazandırdığı büyük avantajlardan biridir. Tiyatroyu hayatım boyunca çok kullandım. Konservatuvara gitmiş ve tiyatro eğitimi almış olmam bana çok şey kazandırdı.
Çünkü tiyatro sayesinde Bertolt Brecht’i, Anton Çehov’u, Dostoyevski’yi, Albert Camus’yü, Beckett’i ve Arrabal’ı okudum, oynadım. Onların düşünceleri ve eserleri bugün de sanat anlayışımı beslemeye devam ediyor.
Tansu Sarıtaylı: Resim ve heykel çalışmalarınızda kullandığınız malzemeleri seçerken hangi kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?
Coşkun: Genelde malzemeyi seçmiyorum. Çünkü Bram Van Velde’nin de söylediği gibi, “En zor şartlar içinde yapılabilecek en iyi sonucu almaya çalışıyorum.” Bram Van Velde çok önemli bir ressamdı. Şimdi hayatta değil. Otel odalarında küçük bir iskemlenin üzerinde resimlerini yapardı. Buna rağmen olağanüstü güzel eserler üretiyordu.
Kendi kendime hep şunu söyledim: Eğer ben mağara döneminde yaşayan ilk insanlardan biri olsaydım, elimdeki bir kömür parçasıyla resim yapacaktım. Anlayacağınız, sanat üretmek için mutlaka özel malzemelere ihtiyaç yok! Mesela iki yıl önce beni Fas’a davet ettiler. Orada bir sempozyuma, sanat çalışmasına katıldım. Hiç malzeme yoktu. Sadece kırmızı toprak vardı. Ben de o kırmızı toprakla resimler, desenler ve seramikler yaptım. Şu anda burada duruyorlar. Henüz sergilemedim.
Toprakla da resim yapılabilir. Taş parçasıyla da resim yapılabilir. Dolayısıyla benim malzeme seçimi konusunda katı bir anlayışım yok. Elime geçen bir ağaç parçasıyla da bir eser ortaya çıkarabiliyorum.
Tansu Sarıtaylı: Uluslararası sanat dünyasında yer edinmek isteyen genç sanatçılara en önemli tavsiyeniz ne olur?
Coşkun: Öncelikle karar verdikleri yoldan asla vazgeçmesinler. Hiçbir şekilde ödün vermeden üretmeye devam etsinler. Mesela bir eser yaptınız ve sattınız. Ardından, “Bu satıldı, aynısından bir tane daha yapayım, o da satılır.” diye düşünmeye başladığınız anda sanatınız yok olur.
Sanatçının özgür olması gerekir. Maddi kaygılar elbette vardır. Para kazanırsanız ne güzel. Kazanamazsanız yine yaşamaya devam edersiniz. Mağara dönemlerinde para mı vardı? Ben bugüne kadar hep böyle yaşadım. Belki bazılarına göre benim yaptığım hata olabilir. Ama bana göre doğru olan budur.
Sanattan ve özgürlükten hiçbir zaman ödün vermeyeceksiniz. Eğer gerçekten iyi sanat yapıyorsanız ve sanat tarihinin izlerini takip ederek bugüne geliyorsanız; Velázquez’den, Goya’dan, Rembrandt’tan bugüne uzanan o büyük geleneği biliyorsanız, kendinizi de onların yanına koyarak değerlendirmelisiniz. Bütün bunları da özgürlüğünüzden hiçbir şekilde ödün vermeden yapın, derim.
Tansu Sarıtaylı: Günümüzde dijital sanatın yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleneksel sanat ile dijital sanat arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Coşkun: Kullanılan araç ne olursa olsun, eğer iyi bir iş ortaya çıkıyorsa sonuç da iyi olur. Bugün video sanatı var. Dijital sanat var. Üç boyutlu bilgisayar teknolojisiyle yapılan çalışmalar var. Eğer bunlar gerçekten nitelikli, özgür ve kaliteli yapılıyorsa elbette olumlu sonuçlar verebilir. Ama sadece moda olduğu için yapılıyorsa sonuçta ortaya kötü işler çıkar.
Teknik imkânlar çoğaldıkça bazen sanat eserinin özgürlüğü de kaybolabiliyor. Benim endişem biraz da budur. Tekniği her zaman ikinci planda tutmak gerekir. Öğrencilerime de bunu söylerdim. Bir zamanlar kültür merkezinde 15 yıl boyunca heykel ve resim dersleri verdim. Heykel yapmayı öğrenirken bana, “Hocam, bize tekniği öğretin.” derlerdi.
Ben de, “Sanat yalnızca teknikle olmuyor. Önce denemek, istemek ve zaman vermek gerekiyor.” derdim. Teknik nedir? Bir kâğıt, bir kalem alırsın ve çizersin. Sonuç nasıl? Önemli olan, beynindeki düşünceleri o kâğıda aktarabilmektir. Bunun için de sürekli çalışmak gerekir. Heykel de aynı şekildedir.
Bugün ben elektrikli testereyi adeta bir kalem gibi kullanıyorum. Bu sayede ağacın içinde düşündüğüm formu bulup ortaya çıkarabiliyorum. Ama bunun için büyük bir ustalık, ciddi bir zanaatkârlık ve çok çalışmak gerekir. Bu da yıllar boyunca çalışarak, kendi yöntemlerini geliştirerek kazanılır.
Büyük sanatçılar da bunu böyle yaptı. Mesela Fransız sanatçısı Paul Rebeyrolle çok büyük bir sanatçıydı. İngiliz ressam Francis Bacon da öyleydi. 20. yüzyılın en usta ressamlarından biriydi.İkisi de kullandıkları malzemeye ve tekniğe olağanüstü derecede hâkimdi. Bunun için yıllarca çalışmak, hem bedeni hem de zihni birlikte geliştirmek gerekiyor.
Tansu Sarıtaylı: Sanat kariyeriniz boyunca sizi en çok etkileyen ya da dönüm noktası olarak gördüğünüz bir proje veya serginiz oldu mu?
Coşkun:
Evet. Güney Kore’nin Daegu kentindeki ARTPIA’da 2017 yılında açtığım kişisel sergi benim için gerçekten çok önemliydi. Paris’teki atölyemden bütün eserlerimi konteynerlerle Güney Kore’ye götürdüler. Heykellerimden biri yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğindeydi. Dış mekânda sergilendi. Sergi salonu ise yaklaşık 300 metrekarelik bir alana sahipti.
40’a yakın eserim ve dört büyük desen çalışmam yer aldı. Bu desenlerin her biri yaklaşık 10 metre uzunluğunda ve 2 metre yüksekliğindeydi. Sergi kataloğu Fransızca ve Korece hazırlanmıştı. Güney Kore’ye ilk kez bu sergi için indiğimde gördüğüm manzara beni çok etkiledi. Şehrin dört bir yanı sergimin tanıtım afişleriyle donatılmıştı. Bu bana büyük bir mutluluk ve gurur verdi. Fotoğraflarını internet sitemde görebilirsiniz:
Bu sergi, Güney Kore açısından da oldukça yüksek bütçeli bir organizasyondu. Eserlerim altı ay boyunca orada kaldı. Daha sonra yine konteynerlerle Paris’e geri getirildi.Doğrusunu söylemek gerekirse, ben böyle bir organizasyonun Türkiye’de yapılmasını çok isterdim. Ne yazık ki bugüne kadar bu mümkün olmadı. Güney Kore gibi uzak bir ülke bunu başarırken, kendi ülkemde böyle bir sergi gerçekleştirememiş olmak beni üzüyor.
Tansu Sarıtaylı: Size yapılan eleştirilere nasıl yaklaşıyorsunuz? Sanatçının gelişiminde eleştirinin rolü sizce nedir?
Coşkun: Benim için eleştiri çok önemli bir konudur. Halkın, sanatı seven insanların ve izleyicilerin eserlerimi takdir etmesi ya da eleştirmesi benim için değerlidir. Bugüne kadar çok olumlu geri dönüşler aldım. Mesela Paris’te, Fransa Senatosu’nun bulunduğu Jardin du Luxembourg’da 2003 yılında büyük bir sergi açmıştım.
O bahçede 15 büyük monumental heykelim sergileniyordu. Her gün yüzlerce kişi sergiyi ziyaret ediyordu. Bir gün sizin gibi bir gazeteci benimle röportaj yapmak istedi. Bir bankta oturmuş sohbet ediyorduk. Ortada kamera bile yoktu. O sırada iki hanımefendi heykellerin arasından yürüyerek yanımıza geldiler. “Bravo Monsieur, çok teşekkür ediyoruz. Serginizi büyük bir beğeniyle gezdik.” dediler.
Gazeteci şaşırdı ve onlara, “Sanatçıyı tanıyor musunuz?” diye sordu. Onlar da,”Hayır, tanımıyoruz.” dediler. Gazeteci bunun üzerine,”Peki, nasıl anladınız sanatçı olduğunu?” diye sordu. Kadınlardan biri gülümseyerek,”Eserlerine çok benziyor.” diye cevap verdi. İşte böyle güzel anılar yaşadım.
Dünyanın birçok yerindeki sanatseverlerin eserlerimi satın almaları da benim için çok büyük bir mutluluk kaynağıdır. Yine Fransa Senatosu’nun Jardin du Luxembourg’da 2003 yılında düzenlediği sergide koleksiyoncu Monsieur Goodwald, sekiz adet heykelimi satın aldı. Bunların dördü monumental ölçülerdeydi; yaklaşık 3-4 metre yüksekliğinde ve tonlarca ağırlığındaydı. Bu eserleri Washington’a götürdü. Hâlâ koleksiyonunda bulunuyor. Olumlu tepkiler ve eleştiriler insana güç veriyor.
Tansu Sarıtaylı: Farklı kültürlerle çalışmak ve uluslararası projelerde yer almak sanatınıza nasıl katkılar sağladı?
Coşkun: Aslında beni ben yapan, beni güçlendiren de bunlar. Her gittiğim ülkeden yeni bir şeyler öğreniyorum. Ressam Francisco Goya’nın çizdiği bir deseninde, bastonuyla yürümeye çalışan yaşlı bir adam vardır. Desenin üzerine de, “84 yaşındayım ama hâlâ öğreniyorum!” diye yazmıştır.
Ben de 76 yaşındayım ama hâlâ öğreniyorum.
Japonya’da ve Kore’de ağaçları yakarak, üzerine bezir yağı sürerek çatılar yaptıklarını gördüm. Kiremit kullanmıyorlardı. Sebebini sorduğumda, bunun yağmura ve kış şartlarına karşı en dayanıklı yöntem olduğunu söylediler.
Ben de bu tekniği heykel yapımında uyguladım. Heykelleri yonttuktan sonra kontrollü şekilde yaktım, ardından bezir yağı sürdüm. Bu seriyi ilk defa 2025 yılında Paul Belmondo Müzesi’nde açtığım serginin dış mekânında “Yanmasa” adıyla sergiledim. Bir diğer örneği de Fransa’dan vereyim.
Paris’e ilk geldiğimde, 1981 yılında Paris Darphanesi’nde altı ay süren bir staj yaptım ve demiri ile bronzu direkt yontma tekniğini öğrendim. Gravür sanatındaki bu tekniği üç boyutlu hâle getirerek ellerimle bronz yontmaya başladım. Bu konuda 15 yıl boyunca 145 adet direkt yontulmuş bronz eser yaptım ve bu alanda tek sanatçı olarak kaldım.
İstanbul’daki Göğüş Koleksiyonu’nda bu eserlerin en seçkin örnekleri bulunmaktadır. İşte bu tekniği de Paris’te öğrendim. Paris şehri, sanat öğrenmek isteyenler için adeta açık bir okuldur. Benim gerçek varoluş sebebim sanattır.
Fiziksel olarak benim var olmam çok önemli değil. Önemli olan eserlerimin yaşamaya devam etmesidir. Ben dünyadan ayrılırken arkamda bir iz bırakabilirsem, Atatürk’ümüzün de dediği gibi, “Ne mutlu bana!”
Tansu Sarıtaylı: Sizce günümüz dünyasında sanatın toplumsal sorunlara dikkat çekme gücü hâlâ etkili mi?
Coşkun: Hem olumlu hem de olumsuz yönden etkileri var. Çünkü herhangi bir ülkenin ekonomik gücü ne kadar fazlaysa, dünya sanat ortamında da o kadar etkili oluyor. Mesela bugün dünyanın en güçlü ülkelerinden biri Amerika Birleşik Devletleri.
Dolayısıyla çok büyük ekonomik güce sahip oldukları için Jeff Koons gibi kitsch ya da pop art sanatçılarını, Andy Warhol gibi isimleri dünyanın en önemli müzelerinde ön plana çıkarabiliyorlar. Maalesef ekonomik güç, sanat dünyasında da belirleyici oluyor. Bir bakıma ekonomik güç, sanat alanını tamamen yönetiyor ve domine ediyor.
Tansu Sarıtaylı: Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz çalışmalar arasında sizi en çok duygulandıran ve gururlandıran eseriniz hangisidir?
Coşkun: Tek bir eser seçemem. Hepsi birbirine bağlı olan çalışmalar. Benim için bütün eserlerim hayatımın devamı gibi, onun parçalarıdır. Bazı eserler bugün daha güçlü görünebilir. Yarın başka bir eser öne çıkabilir. Buna ben karar veremiyorum. Bunu zaman belirliyor. Benim görevim sadece üretmek. Bir eser ortaya çıktığı anda, onunla ilk mutlu olan kişi benim. Sonra da o mutluluğu başkalarına ulaştırmak istiyorum. İşte benim için güzel olan da budur.
Tansu Sarıtaylı: Sanat hayatınız boyunca karşılaştığınız en büyük zorluk neydi ve bunu nasıl aştınız?
Coşkun: Bana göre en büyük problem ekonomik zorluklardı. Türkiye’deyken de sanatımı istediğim gibi yapamıyordum. O yıllarda yaptığım resimlerin ve heykellerin büyük bölümü zamanla kayboldu. Aradan yıllar geçti. Bir gün 2010 yılında İstanbul’da bir dostumun evinde yemeğe davetliydim. Duvarda, uzakta asılı bir resim dikkatimi çekti. “Bu resmi kim yaptı?” diye sordum.”Vallahi bilmiyoruz.” dediler. Resmi duvardan indirip inceledik. Bir köşesinde “Coşkun” imzasını görünce hepimiz çok şaşırdık.
Meğer bu, benim 15-16 yaşlarındayken yaptığım resimlerden biriymiş. 1970-1980 yıllarında Türkiye’de zaten çok az galeri vardı.Maddi imkânlarınız yoksa sanatla yaşamak için yolunuz daha da zorlaşıyordu. Ben o yıllarda dekorasyon, tabelacılık ve gravür yaparak geçimimi sağlamaya çalışıyordum.
Daha sonra İstanbul Darphanesi’nde, gravür atölyesinde, madeni paralar bölümünde çalışmaya başladım. Kazandığım para ancak karnımı doyurmaya yetiyordu. O dönem gerçekten çok zor şartlarda yaşadık. Fransa’ya geldikten sonra da kolay olmadı. Bir süre metro istasyonlarında yattım. Sokaklarda kaldım. Fransızca öğrenebilmek için çok emek verdim.
Daha sonra biraz para kazanınca kendime küçük bir stüdyo kiralayabildim. O stüdyoda yaşamaya ve resim yapmaya başladım. Ama gerçekten çok zor günler geçirdim. Dili bilmiyorsunuz. 30 yaşındasınız ve kimseyi tanımıyorsunuz. Hayata sıfırdan başlıyorsunuz.
Hatırlarım, 1982 yılında bir gün oturduğum yerin kirasını ödeyememiştim. Ev sahibi önce pencereye geldi, camı tıklattı. Onu görünce pencereyi kapattım. Sonra kapıya geldi. Kapıyı çalıp sürekli, “Monsieur Koskun… Koskun…” diye sesleniyordu. (Fransızlar “Koskun” derler.) Ben de içimden, “Eyvah…” diyordum. Bir süre sonra bana, “Ben senden bir eser satın almak istiyorum.” dedi.
Kapıyı açtım. “Benim sana verecek param yok.” dedim.O ise içeri girdi, cebindeki bütün parayı masanın üzerine koydu ve, “Bana bir resim ver, yeter.” dedi. Monsieur Matthieu Cognet idi. Aylarca kiramı resimlerimle ödedim. Kendisini saygıyla anıyorum.
Tansu Sarıtaylı: Önümüzdeki dönemde üzerinde çalıştığınız yeni projeler, sergiler veya uluslararası iş birlikleri hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?
Coşkun: Elbette önümde güzel projeler var. Örneğin aralık ayında Güney Kore’nin Seul kentindeki bir müzede sergim olacak. Şu anda onun hazırlıklarını yapıyorum. Ayrıca şu anda Paris yakınlarındaki Fondation de Coubertin Müzesi’nde devam eden kişisel sergim var. Sergi 14 Temmuz 2026’da sona erecek.
Zaten şu anda bu nedenle Paris’teyim. Sergi bittikten sonra eserleri atölyeme getirip daha sonra temmuz ayında yeniden Fransa’nın güneyine, Akdeniz kıyılarına döneceğim. Orada üzerinde çalışacağım yeni projeler beni bekliyor.
Tansu Sarıtaylı: Son olarak sanata ilgi duyan gençlere ve okurlarımıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Coşkun: Sanat dediğimiz zaman bunu sadece resim ya da heykel olarak düşünmemek gerekir. Edebiyatı da içine katmak gerekir. Müziği de..Tiyatroyu da… Görsel sanatları da… Hepsi aslında bir bütündür. Çünkü birçok insan müziğin yanından geçiyor ama onu gerçekten dinleyemiyor.
Aynı şekilde resimlere ve heykellere bakmayı da öğrenmek gerekiyor. İnsanlar eserlerin önünden geçiyor ama onları gerçekten göremiyor.İnsanlar çoğu zaman sanata dokunmadan hayatın içinden geçip gidiyorlar. Hiç olmazsa sanatı tanımak gerekir. Okumak gerekir. Benim gençlere en büyük tavsiyem budur: Okuyun. İyi yazarları okuyun! Yolunuzu bulmak için.
Tansu Sarıtaylı: Benim sormayı unuttuğum, ancak okurlarımızın mutlaka bilmesini istediğiniz bir konu ya da paylaşmak istediğiniz bir düşünceniz var mı?
Coşkun: Sanatı sevin…Benim söyleyeceğim en önemli şey budur. Sanatı sevmek gerekir.Yeni kuşak sanatçılara da fırsat vermek gerekir.
Tansu Sarıtaylı: Coşkun Bey, bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Coşkun: Ben teşekkür ederim. İsterseniz şimdi bu atölyedeki eserlerimi size göstereyim, birlikte gezelim.
Tansu Sarıtaylı: Memnuniyetle. Büyük bir keyifle gezelim.
Coşkun: Size de yeni kitabınız için şimdiden kolaylıklar diliyorum. Kitabınız yayımlandığında ilk nüshalardan birini bana da göndermenizi isterim. Okumayı çok isterim. Öncelikle neler yazdığınızı görmek isterim. Eğer ilave edilmesi gereken bir husus olursa birlikte ekleriz. Unuttuğumuz şeyler olursa onları da tamamlamaktan memnuniyet duyarım. Bu resimler mağara temalı çalışmalarım. Mağaraların içindeki insanlar, onların oluşturduğu çizgiler ve bıraktıkları izlenimler üzerine yaptığım çalışmalar bunlar.
Tansu Sarıtaylı: Bunlar yeni çalışmalarınız mı?
Coşkun: Evet, bunlar yeni çalışmalar. Bugünlerde üzerinde durduğum önemli eserlerden biri de şu heykel. Gördüğünüz gibi heykelin arka kısmındaki renkler, homoseksüelliği, özgürlükleri ve kadın-erkek ilişkilerindeki özgürlüğü simgeleyen gökkuşağı bayrağının renklerini çağrıştırıyor. Renklerin birbirine geçişi bilinçli olarak kurgulandı.
Ayrımcılığın her türüne karşıyım. Ancak bu doğrudan verilmiş bir mesaj değil; fark ettiğiniz gibi arka planda kalan bir anlatım. Heykellerimde, gördüğünüz gibi, renkler kullanıyorum. Eski Mısır ya da Eski Yunan medeniyetlerinde bugünkü gibi resim ve heykel birbirinden ayrılmazdı. Aynı heykel yüzeyinde hem boya ve renkler hem de gerektiğinde farklı ilaveler bulunurdu.
Bugün nedense resim ve heykeli birbirinden ayırmaya çalışıyoruz. Bence bu, eser için iyi bir şey değil.Renkler heykele mutluluk veriyor! Gördüğünüz ve izlediğiniz gibi, internet siteme girip bakarsanız (www.coskun.paris), eserlerimi gruplandırdığımı ve her birinin ayrı bir gruba ait olduğunu görebilirsiniz. Örneğin ele aldığım bir konuyu uzun süre çalışıyorum.
Fransa’ya ilk geldiğimde bağlı insanların heykellerini yaptım. Sonra bağlar çözüldü ve renkli heykellere, daha sonra ise ilkel içerikli heykellere geçtim. Benim Paris civarındaki atölyemin bulunduğu yer Beauvert Ormanları olarak anılır. Rivayete göre 17. yüzyılda küçük bir kızı (Kırmızı Şapkalı Kız’ı) bir kurt öldürmüş ve yemiş; geriye sadece kafası ile kırmızı şapkası kalmış. O dönemin Fransız Kralı bu haberi alınca çevresindekilerle birlikte ava çıkarak kurdu öldürmüş. Bu ava katılan kralın sekreteri Monsieur Charles Perrault da yıllar sonra Kırmızı Şapkalı Kız hikâyesini kaleme almış.
Ben de Paris civarındaki atölyemin bulunduğu bu olaydan ilham alarak iki yıl boyunca bu konuyla ilgili resimler ve heykeller yaptım. Bunların hepsini aynı anda 2013 yılında Musée des Avelines – Saint-Cloud’da (Paris banliyösü) “Coşkun – Bir Varmış Bir Yokmuş” adıyla sergiledim.
“Kırmızı Şapkalı Kız” serisinin tamamı bir koleksiyoncum tarafından satın alınarak şatosundaki koleksiyona eklendi. Koleksiyoner M. ve Mme Jardinier’in yaklaşık 2.000 eserden oluşan bu büyük şatosu, Paris yakınlarındaki Renault-Verdelot Şatosu’dur. Gelecekte önemli bir müze olacağını düşünüyorum. Benim de en ünlü sanatçılarla birlikte bu koleksiyonda yer almam büyük bir şans.
Bir projeye başlamadan önce mutlaka küçük boyutlu bir maket hazırlıyorum. Böylece eserin dengesini bulabiliyorum. Örneğin şu gördüğünüz el maketi, İsviçre’nin Martigny şehir merkezinde gerçekleştirdiğimiz ve 2014 yılında “La Main Verte” adıyla 10 metre yüksekliğinde heykele dönüştürdüğümüz çalışmanın ilk modelidir.
Şu gördüğünüz ise yine seramikten yapılmış heykeller. Bunların tamamı topraktan yapılmış eserlerdir. Bunları 2018 yılında Fas’ın Ifitry kentindeki bir sanat rezidansında yaptım.
Tansu Sarıtaylı: Bunları siz kendiniz pişiriyorsunuz değil mi?
Coşkun: Elbette. Üstelik bazıları birkaç kez fırınlanıyor. Mesela bir toprak heykel yaklaşık 1100 derecede pişiyor. Daha sonra yüzeyine farklı renkler sürülüyor ve yeniden fırına giriyor. Genellikle iki kez pişiriliyor, gerekirse üçüncü kez de fırınlama yapılıyor.
Tansu Sarıtaylı: Bronz da çalışıyorsunuz değil mi?
Coşkun: Bronz çalışmalarım da ilginç bir dönemi kapsıyor. 1980 ile 1995 yılları arasında yoğun olarak bronz çalıştım. Biraz evvel de bahsettiğim gibi bunların tamamını tek parça hâlinde ve tamamen elde yontuyordum. Daha sonra bu tür çalışmaları bıraktım. Bronz çalışmalarımı durdurdum diyebilirim.
Bakın, size bunu da göstermek isterim. Bu çalışma Türkiye’de Darphane tarafından 1979 yılında hazırlandı ve 1980 yılında basıldı. Üzerinde FAO için hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Balıkçılık Kalkınması” madeni parası yer alıyor. Arka yüzünde ise 5 Türk Lirası bulunuyor. Dikkat ederseniz figürün üzerinde küçücük “Coşkun” imzası da var.
İşte bu çalışma sayesinde Paris Darphanesi beni tanıdı ve bana yeni kapılar açıldı. Bu çalışmanın altın ve gümüş baskıları da yapıldı. Fakat o dönemde maddi imkânlarım olmadığı için ben de alamadım. Size, bir Türk gazetecisi olarak bana zaman ayırdığınız, buraya kadar geldiğiniz ve kitabınızda bana da yer verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Tekrar teşekkür ederim.













