FRANSA’NIN VİTRİNDEKİ TÜRKLERİNDEN DR. DEMİR FITRAT ONGER

Screenshot

Bugünkü konuğumuz, Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Dr. Demir Fıtrat Onger. Fransa’nın ilk Türk kardiyoloğu olan Dr. Onger, ilk Türk kültür derneğini kurmuş; ünlü Türk ressamlarının eserlerinden oluşan bir resim koleksiyonunun yanı sıra Türk kahve takımları, Türk hamam malzemeleri, kelebek ve sedef kakmalı mobilyalardan oluşan koleksiyonları da envanterinde bulunduran bir koleksiyoner olarak tanınıyor. Aynı zamanda Fransa’da yaşayan Türkler arasında siyasete atılarak milletvekilliğine aday olan ilk isimlerden biri olan Onger, çok yönlü kişiliği ve çalışmalarıyla Fransa’daki vitrindeki Türklerden biridir.

Tansu Sarıtaylı: Bugün Doktor Demir Fıtrat Onger’le birlikteyiz. Kendileri bize kısaca Fransa’daki 50 yılı aşkın süredir yaşantısını, meslek konularını ve toplum içerisindeki kendi tanınırlığını anlatacak. Doktor Bey, ilk önce sizi tanıyalım.

Dr. Demir Fıtrat Onger: Ben Eskişehir doğumluyum fakat tamamıyla kaza şeklinde doğmuşum. II. Dünya Savaşı sırasında babam Elazığ’da askerliğini yaparken doğum için benim rahmetli validemle birlikte İstanbul’a giderken o zamanın trenlerinin sarsıntıları dolayısıyla anneciğimin doğum sancıları tutmuş. İlk istasyon Eskişehir. Onun için de beni doğurtan doktor göbek adımı Demir olarak kesmiş. Benim Eskişehirliliğim bu şekilde ama anne tarafım Giritli. Baba tarafım yedi göbekten İstanbullu. Daha sonra İstanbul’da büyüdüm ve önce Kurtuluş İlkokulu, sonra arkasından Saint Michel Ortaokulu. Daha sonra Saint Benoit Lisesi. Çünkü Saint Michel’in lise kısmı kapanmıştı. Ve 1960-61 yılında Saint Benoit’dan mezun olduktan sonra Fransa’ya tıp tahsili için geldim. Fransa’da tıp tahsiline başladım. 1970’te doktor olarak mezun oldum ve daha sonra kalp ve damar hastalıkları ihtisasına başladım. Bu ihtisas sırasında sırasıyla HÔPITAL VILLENEUVE ST-GEORGES, COULOMMIERS hastanelerinde, daha sonra Pitié-Salpêtrière, o zaman BOUCICAUT hastanesi vardı, sonradan kapandı biliyorsunuz; Georges Pompidou hastanesine transfer oldular ve 1978 yılında da ben kardiyolog uzman hekim olarak çıktım.

Daha sonra Fransa’da bazı ilklere imza atmaya başladık. İlk olarak kardiyolog ve Türk kökenli bir hekim olarak Paris’te muayenehanemi açtım. Aynı zamanda ANET Kardiyoloji Kliniğinde şef olarak çalışmaya başladım. Daha sonra 1989’da, diğer bir Fransız doktor arkadaşla beraber NEMOURS 77 bölgesinde 120 yataklı bir gerontoloji kliniği kurduk. 18 sene o kliniği çalıştırdık. Daha sonra artık yorulmaya başladım. Onun için şimdi yalnızca 79 rue La Fayette 75009 Paris adresindeki kardiyoloji kabinemde profesyonel çalışmalarıma devam ediyorum. Kısaca benim profesyonel çalışmalarım böyle diyelim.

Bu arada bir şeyin altını da çizmek istiyorum. Pitié-Salpêtrière Hastanesinde Profesör GROSGOGEAT rahmetli oldu. Onun servisinde ritmoloji ve iletişim yolları üzerinde çalışmalar yaptım. Daha sonra Fransa Kardiyoloji Derneğine üye oldum. Bu işin profesyonel tarafı diyelim.

Şimdi ikinci kısma geçiyorum: Organizasyon. 1984 yılında burada Türk dostu Fransızlarla, bazı cesaretli Türklerle beraber Anadolu Kültür Merkezi’ni kurduk. Bu kurulduğu anda bazı riskler almak mecburiyetindeydik. Çünkü o sırada ASALA terör örgütünün en azılı zamanıydı. Sırasıyla burada sekiz diplomatımız, başta Büyükelçi İsmail Erez olmak üzere, şehit edildiler. Aynı zamanda o zaman yine bir Marmara Turizm şirketinde patlayan bir bomba, bir Fransız sekreterin de hayatına mal oldu. Biz bu şartlar altında, yani “Türk’üm” demenin zor olduğu bir devirde bu derneği kurduk. Çünkü o zamanlar Türk derneği yoktu. Bizden önce Paris Türk Kulübü diye rahmetli Mösyö Tosunyan’ın idare ettiği bir dernek vardı. Ama bu dernek daha çok kuzu çevirme partileri ve bazı kokteyller yapmakla meşgul oluyordu. Bunun ne Fransız makamlarına karşı ne bizim (o zaman zaten Türk toplumu da yok) toplumumuza karşı herhangi bir rolü yoktu. Biz bu Anadolu Kültür Merkezi Derneğini kurduk. Derneğin amacı da o zamanlar Türk toplumunun sesini duyurmak ve Türk kültürünü Fransızlara tanıtmaktı. Bu kültür çalışmalarına tekrar geleceğim. Bunun yanında yabancı okullardan Mezunlar Derneği UNION’u kurduk, dört kurucu olarak: Ben, Marc Büker, Aynur Flamain ve rahmetli İhsan Kerimol (maalesef onu yakın zamanda kaybettik, biliyorsunuz). Şimdi ayakta kalan kurucu olarak ben, Marc ve Aynur varız. Onun da hâlâ ikinci başkanlığını deruhte etmekteyim.

Daha sonra FICEPS (Fédération Internationale des Centres Culturels Étrangers de Paris)… Orada rahmetli Robert Desbien, Kanada Büyükelçiliğinin kültür kısmı başkanıydı. Bunun yedi kurucusundan biri bendim. Şu sırada yaşayan bir ben kaldım. Yani uzun yaşamanın bazen faydaları da oluyor; hiç olmazsa kurucuların kim olduğu ortaya çıkıyor.
Ondan sonra bu çalışmalar arasında Lions Kulübü, Paris 9. Bölgesi Lions Kulübünün kurucularından oldum. Orada kurucu olmakla, oradaki iki üç tane Yunan asıllı Lionist, bizim girmemizle (benim ve Lütfi Bilgen Bey’in girmesiyle) kaçtılar; iki hanım vesaire. Böylece bizim bu politikamız, Fransa’daki derneklere vesaire girip sesimizi duyurmaktı. Diyeceksin, “Ya bu kadar sesinizi duyurmak için ne yapıyorsunuz?” Biliyorsunuz, sık sık tekrarlanan Fransa I. François ile Kanuni Sultan Süleyman dostluğu filan… Türk Mevsimi sırasında ÉCOUEN Müzesinde yapılan bir sergide, burada aslında I. François’nın annesinin Kanuni Sultan Süleyman’a mektup yazıp yardım istediği sırada I. François, Şarlken’e mektup yazıyor. Yani ikili oynuyorlar. Diyeceksiniz ki bugün de Fransa ikili oynamaya devam ediyor. Onun için bu hikâyeyi artık duymak da istemiyorum. Çünkü bunu tekrarlaya tekrarlaya böyle bir dostluk filan da yok diyeceksin.

Neden Fransızların bize karşı bakışı böyle? Bu, Osmanlı baskısıyla, daha doğrusu İslam’la Hristiyanlığın karşılaşması dolayısıyla, Fransız yazarları CHATEAUBRIAND, Victor HUGO, daha sonra İngiliz Lord BYRON ve DELACROIX gibi bazı ressamların ürettikleri eserlerle devamlı olarak Türk karşıtı bir nevi beyin yıkama yaptılar. Onun için bugün de maalesef Türk-Fransız dostluğundan bahsediyoruz ama bu dostluk şu veya bu şekilde eskinin tesiriyle devamlı olarak baltalanıyor. Yine biraz toplumumuzu uyandırmak bakımından, 2004’te Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Madame Taubira’nın başkanlığını yaptığı Radikal Sol listenin ikinci sırasından ilk kez Türk kökenli biri olarak seçime girdim. Yalnız burada da yaptığımız mitinglerde vatandaşlarımız, “Vah, bilseydik Demir Bey sizin olduğunuzu, oy atardık.” vesaire dediler. Burada vatandaşlarımızın, yaşadıkları ülkeye karşı tamamıyla duyarsız bulundukları, fakat köylerindeki muhtar seçimini daha dikkatle izledikleri ortaya çıkıyor.

Şimdi de diğer bir konuya gireceğim. Anadolu Kültür Merkezi dedik, kurduk. Bu kültür merkezi 1984 demek, 42 seneyi aşmış ve bu derneğin özelliği ne Türk makamlarından ne de Fransız makamlarından maddi yardım almaması. Burada Büyük Atatürk’ün bir sözü var, biliyorsun: “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlıktan bahsedilemez.” diyor. O bakımdan biz Mevlana gibi her şeye açığız. Herhangi bir merkezden direktif alan bir dernek değiliz. Bu dernekte ana problem Türkçe öğretimi ve bu 42 sene boyunca 7-8.000 Fransıza Türkçe öğrettik. Diyeceksiniz, “Kime öğretiyorsunuz Türkçeyi?” Bu Fransızların bir kısmı Türkiye’ye diplomat olarak gidecek (mesela eski Madame Dominique, Fransız Başkonsolosu, bizde Türkçe öğrendi). Sonra polisler, uyuşturucu konusuyla ilgili olarak bizim polislerle iletişim kurabilmek için ve bir de karışık evlilikler (eş Türk, hanım Fransız yahut hanım Türk, eş Fransız), bunlar da bize gelip Türkçe öğreniyorlar. Burada mühim olan, derneğimizin tamamıyla laik bir dernek olması. Bunun dışında Türk kültürünü tanıtmak için sizin de şahit olduğunuz çeşitli sergiler yapılıyor; bu sergiler resim sergileri, karikatür sergileri, konferanslar… Ondan sonra mümkün olduğu kadar gerek grup olarak (bir zamanlar Hikmet Çetinkaya Resim Grubu, Ankaralı, arkasından Saküder grubu, bunlar her sene gelip sergiler açtılar), ayrıca şahsi olarak gelip sergiler açılıyor. Bir de Türkiye ile ilgili yeni kitapların tanıtımı yapılıyor. 42 senedir bu mücadeleye devam ediyoruz.

Şimdi bu arada benim atladığım bir nokta var. Türkiye’de Dış Türkler Derneği kurulduydu, burada 10 sene Fransa toplumunu temsil ettim. AK Parti iktidara gelinceye kadar orada dışarıdaki Türk toplumunu temsil edenler için yer yok, hiçbir şey yoktu. Biz bakanlıkların bekleme salonlarında hayatımızı geçirirdik. AK Parti geldikten sonra dışarıdaki Türklere bir dikkat tevcih edildi. Bu dikkatin tevcih edilmesinde de yine o devirde dışarıdaki Türklere oy hakkı tanındı. Böylece dışarıdaki Türklerin bir oy hazinesi olduğu ortaya çıktı ki bundan önceki hükümetler, “Efendim, dışarıdakiler çok fazla iş çıkarır.” diye dikkate almadılardı. Diğer bir konuya değinmek gerekirse, hem Fransız-Türk toplumunu Türkiye’de hem de dışarıda, Fransa’da temsil etmek için yaptığım bu çalışmalardan dolayı Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından ÜSTÜN HİZMET MADALYASI ile ödüllendirildim. Bu arada devlet bakanının verdiği bir şilt de var. Bu arada beni duygulandıran bir noktayı işaret etmek istiyorum. Annemin babası, yani büyükbabam Zeki DEMİREL, Büyük Taarruz’da Demiryolları Başmüfettişiydi. Büyük Taarruz sırasında Batı Cephesi’nde büyük yararlılıklar gösterip bütün ikmali yaptığından dolayı İstiklal Madalyası ile taltif edildiydi. İstiklal Madalyası önce anneme geçti, annemden de bana geçti. Şimdiye kadar takmadım. Benim koleksiyoncu olduğum biliniyor, “Bunu bir yerden satın almıştır.” derler diye takmıyorum ama bu şekilde bana gelmiştir. Yani bunu da hatırlamış oldum.

Şimdi kısaca bazı noktalara dokunmak istiyorum. Bir tanesi; neredeyse 60 senedir buradayım. Yani Fransa’da 40 senedir de mesleğim icabı gerek Türklerle gerek Fransızlarla, ama Türklerle daha fazla temastayım ve bu temaslardan dikkatimi çeken bazı noktalar var. Bunlardan bir tanesi, maalesef ailelerin bizim âdet, gelenek ve göreneklerimize göre kalması, çocukların ise yaşadıkları ülkenin şartlarına uymak için uğraşmaları. Böylece çocuklar bir ikilem içinde kalıyorlar ve bundan da çok rahatsızlar. Bu bir. İki; artık kendi vatandaşlarımıza yahut Türk kökenli vatandaşlara her yerde rastlamak mümkün. Onlara rastlayınca da fazla böyle bir sevinç alameti göstermememiz lazım, normal karşılamamız lazım. Bu gençleri biraz o da rahatsız ediyor: Birdenbire, “A, siz neredensiniz?” Üçüncü nokta; biraz da şaşırtıcı bir ülke, bir millet olmamız, yani daha tanışır tanışmaz şahsi konularla ilgili sualler sormamız. O da gençlerimizi ürkütüyor.

Şimdi bu noktaları çizdikten sonra bir noktaya daha değineceğim ki bununla ilgili, biliyorsunuz, kitap da neşrettik. Türk-Fransız ilişkileri… Hâlâ bu kitap gerek bizim Anadolu Kültür Merkezi’nden gerekse Amazon’dan temin edilebilir. Bu, buradaki birçok entelektüelimizin farkına varmadığı fakat ilerideki kuşaklar için ana bir nokta olan konu: 1915 olaylarının bir soykırım olarak Fransa tarafından tanınması ve bununla ilgili cezai bir kanunun çıkması… Eğer bu kanuna müdahale edilmeseydi ki bu kanun iki kere Fransa Anayasa Mahkemesine geldi, meclislerden geçtikten sonra (hem Meclis hem Senatodan geçtikten sonra), bu kanunun içeriği, “1915 olaylarını soykırım olarak tanımıyorum.” dendiğinde 1 sene hapis, 40.000 euro da para cezasıydı. Bununla ilgili çok dikkatli bir mücadele yaptık. Bu mücadeleyi yaparken hem hukuki mücadele hem burada 25.000-30.000 kişiyle protesto gösterisi ve yürüyüş yaparak dikkat çekme durumu vardı ki bunu organize eden dört kişiden biri bendim. Minibüslerin üzerinde demeçler verdik ve yine Senatonun yaptığı araştırma komisyonunda Türk toplumu adına bildiri sunup orada bir buçuk saat konuşup bilgilendirme yapıp sorulara cevap verdim.
Burada bize hukuki bakımdan büyük yardımı olan, Allah uzun ömür versin, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın büyük yardımı olduğunu tekrar altını çizerek belirtmek isterim. Bahsettiğim kitapta da bu konuyla ilgili yazdığım uzun yazıda belirttim ve iki kere bunu gündeme getirdik Anayasa Mahkemesine. Son Anayasa Mahkemesi kararıyla artık bir daha bu konunun gelmesini ebediyen kestik. Buradaki bir sürü entelektüelimizin bundan haberi yoktur tabii. Onun için bunun altını tekrar kırmızı kalemle çiziyorum. Şimdi bitirmeden önce iki noktaya daha dikkatinizi çekeceğim, mühim. Bir tanesi; burada aynı Musevilerin CRIF’i gibi, Ermenilerin CRDA’ı gibi bizim de bir Yüksek Konseyimizin olması için müteşebbis yapı olarak hukuki olarak bunu yaptık fakat altını dolduramadık. Çünkü şunu da toplum olarak söylemem lazım gelir ki Türkler olarak organize olmuş bir şey değiliz. Burada 700-800.000 Türk var fakat organize olmadıklarından dolayı seslerini duyuramıyorlar. Ve bu Yüksek Konsey… Aslında mühim olan bu Yüksek Konseyin Fransa’daki Türk diasporasının menfaatlerini koruması. Ama o maalesef olmadı. Olmamasının sebeplerinden bir tanesi de toplumumuzun kendi ayakları üzerinde durmak için gayret göstermemeleri ve benim sık sık dile getirdiğim gibi, “Anavatan ile gönül bağına evet, göbek bağına hayır.” Ben bu şekilde düşünüyorum.

Ama maalesef olmadı. O inşallah ileride olur. Bunun, dediğim gibi, bazı arkadaşlarla hukuki altyapısını yaptık, altını doldurmak lazım. Fakat bazı şahsi tutumlar dolayısıyla maalesef ilerleyemedi. İkinci nokta da; burada biliyorsunuz, Institut du Monde Arabe var, Kürt Enstitüsü var. Türk Enstitüsü niçin yok? Rahmetli Turgut Özal devrinde bu konu gündeme geldi. Buraya gelen heyetlerle konuştuk vesaire. Çünkü şu sırada Türk dünyası… Bir taraftan organize olmaya çalışıyor. Ben bu toplantılardan bir ikisine de iştirak etmiştim. Biliyorsunuz, Kazaklar Kiril alfabesinden, yani Rus alfabesinden çıkıp bizim gibi Latin alfabesine geçiyorlar. Onlarla beraber Özbekler de aynı vaziyette. Yani Türk dünyası bir araya geliyor. Türk dünyasında aynı zamanda, şimdi Kazakistan başta olmak üzere, bu ülkeler enerji kaynaklarından dolayı zenginler. Türk dünyası fakir bir dünya değil, içinde zengin ülkeler var. Fransa’da neden bir Türk Enstitüsü kurulmuyor? Ona da dikkat çekmek lazım. Benim şu sırada aklımdan geçenler bunlar. Sizin ayrıca sormak istediğiniz sualler varsa sorabilirsiniz.

Tansu Sarıtaylı: Siz aynı zamanda bir koleksiyonersiniz. Ünlü ressamların tabloları var, kelebek koleksiyonu var, hamam koleksiyonu var. Var oğlu var. Doktor Bey, daha başka neler bulunuyor koleksiyonunuzda?

Dr. Demir Fıtrat Onger: Şimdi problem… İyi ki aklıma getirdiniz, az daha unutuyordum. Benim bu koleksiyon merakım rahmetli annemin büyükbabasından geliyor. O büyük bir pul koleksiyoncusuydu. Koleksiyon merakı… Vallahi bu da bir nevi hastalıktır. Yani benim, altını çizdiğiniz gibi, şahsi olarak pul koleksiyonum var. Tabii kelebek koleksiyonu var. Ondan sonra deniz kabuğu koleksiyonu var. Bunlar işin natürel tarafı. Bunun yanında sedef kakma mobilya koleksiyonum var. Burada üç veya dört koleksiyon daha çok bizim Türkiye ile ilgili; kahve koleksiyonu ki burada bazı parçalar bundan 6 sene önce MUCEM’de Café İn koleksiyonundaki bir sergi için gelip benden aldılar ve sergilediler. O sergiye Lütfi BİLGEN Bey’le gittik. Hatta fotoğraflarını çektik bizim parçaların. Ondan sonra kahve koleksiyonunun yanında hamam koleksiyonu var. O hamam koleksiyonunda da diyeceksin, “Yahu ne var?”; bütün takunyalar, ondan sonra işlemeli hamam takımları, taslar, bazı tombak benzeri şeyler var. Kahve koleksiyonunda unuttum; yine cezveler vesaire, işleme koleksiyonu… Ondan sonra ebru koleksiyonu ki rahmetli Mustafa Düzgünman’ın eserleri. Böyle çeşitli koleksiyonlar var ama aslında çoğu kez bahsetmediğim 5.000’e yakın kitabım var. Bu kitaplar içinde çok değerli, 18. asırda basılmış İngilizce gravür kitaplarım var. İsterseniz röportaj sonrası beraber zaten dolaşırız. Vallahi bu koleksiyon problemi mühim.

Bir ara bizim Türk ressamlarımız, bilhassa iki dünya savaşı arasında Paris’te bulunan ressamlarımız vardı burada. Onların bir kısmını yakından tanıdım. Gymnase kahvesinde rahmetli Selim Turan, Mübin Orhon, Hakkı Anlı, Komet, Mehmet Nazım, Sinan Bıçakçı… Bunlar Gymnase kahvesinin müdavimleriydi. Bununla ilgili sizin de beraberce bulduğumuz iki sanat uzmanı hanımın benimle yaptıkları uzun makaleyi ve İsviçre’de çıkan yazıyı beraber bulmuştuk. Allah razı olsun, sen bu işleri çok iyi biliyorsun. Ben bu konuşmamızı bitirmeden önce bazı şeyler söyleyeceğim.

Tansu Sarıtaylı: Buyurun Doktor Bey.

Dr. Demir Fıtrat Onger: Sayın Tansu Bey, sizi vakanüvis olarak görüyorum. Diyeceksin, “Yahu bu vakanüvis de nereden çıktı?” Bu, Osmanlı devrinde olayları ve insanları kaleme alan yazarlara denirdi. Vakanüvis, niçin vakanüvis? Sizin bu yazıp yayımlamış olduğunuz “Biz Fransa Türkleriyiz” kitabı ve bugünlerde hazırlamakta olduğunuz “Fransa’nın Vitrindeki Türkleri”… İki kitap da ileriki kuşaklar için birer belge, doküman olarak 21. asra girerken tarihte yerini alacak. Türk diasporasının Fransa’daki durumu neydi diye araştırma yapmak isteyen yahut tez yazmak isteyenlere katkı sağlayacak; bu yaptığınız eserler geleceğe bir ışık tutacaktır. O bakımdan sizi tebrik ediyorum ve çalışmalarınızda başarılı olmanızı diliyorum. Bu çok mühim. Çünkü burada bununla ilgili yazılı hiçbir şey yok aslında. Gazeteler… Bir zamanlar gazeteciler vardı, şimdi artık o gazeteciler de yok. O bakımdan zaten onlar günlük hava hadisleri veriyorlardı. Hani buradaki diasporanın genel durumuyla ilgili pek bir şey yoktu; onlar yalnız günlük olaylar dediğimiz olaylardan bahsediyorlardı. Sizin buradaki diasporayı analitik olarak incelemeniz çok değerli. Tekrar tebrik ediyorum.

Tansu Sarıtaylı: Teşekkür ederim. Sizin yakında çıkacak bir kitabınız daha var değil mi, Doktor Bey?

Dr. Demir Fıtrat Onger: Evet. Bu kitap yalnız benim değil. Benimle beraber Sayın, hem meslektaş hem tarihçi, Mustafa Kadri Orağlı’yla beraber… Légion d’Orient ki I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu paylaşılırken Fransızların Kilikya’da Ermenilerle beraber kurmak istedikleri cumhuriyet problemi ve onun yanında Fransız askerî üniformaları giydirilmiş, 1914 ve 1915 olaylarından sonra kurtulmuş olan Ermenilere askerî üniforma giydirip Gaziantep, Adana, Kahramanmaraş gibi bazı vilayetlerde Türklerin üzerine sürmeleri… Hatta bunu belgeleyen, Père-Lachaise Mezarlığı’nın arka girişinde bu satırların yer aldığı bir anıt dikilidir. Bununla ilgili zaten Fransa’da herhangi bir kitap çıkmış değil şimdiye kadar. Bu kitabın da hemen hemen hazırlıkları bitti, yakın bir gelecekte baskıya girecek. Teşekkür ederim hatırlattığınız için.

Tansu Sarıtaylı: Tabii ki siz yalnız Türk toplumu içerisinde bir kardiyolog olarak tanındığınız gibi, bir de koleksiyoner olarak ve aynı zamanda Türk kültürüne yapmış olduğunuz katkılarla da tanınıyorsunuz. Biraz evvel de anlattığınız gibi Türk ressamları tanıdınız burada. Bugüne kadar kaç Türk büyükelçi tanıdınız?

Dr. Demir Fıtrat Onger: Kaç büyükelçi tanıdığım konusu şeyle başlıyor; Sayın Adnan Bulak’la başlıyor. Biliyorsun, ona kalp kapakçığı ameliyatı yaptırmıştım. Onunla beraber her 4 senede bir yeni büyükelçi dersek (gerçi yalnız Sayın Tanşuğ Bleda 7 sene kalmıştı), toptan herhalde 60 seneyi 4’e bölersek 12 veya 14 büyükelçiyle tanışma imkânım oldu ki bunların bir kısmı da hastam oldular.

Tansu Sarıtaylı: Doktor Bey, teşekkür ederim. Benim sormayı unuttuğum, sizin vermek istediğiniz başka bir mesaj varsa buyurun verebilirsiniz.

Dr. Demir Fıtrat Onger: Yok, yok, konu başlıklarını söyledim zaten. Uzun olunca insanlar ne okuyor ne dinliyor. Onun için kısa kesmek gerek; insanları bıktırmadan konuşurken ses tonuna dikkat etmek lazım. Çünkü bir zamanlar iletişim dersleri alırken diyorlardı ki: %50 ses tonu, %30 tanıtım, işin ana konusu da %20. Bu kadarı yeterlidir bence.

Tansu Sarıtaylı: Teşekkürler Doktor Bey.

Dr. Onger: Rica ederim, ben teşekkür ederim.