Fransa’nın Vitrinindeki Türklerden Duayen Ressam Utku Varlık

Screenshot

Sanat dünyasında uzun yıllardır yaptığı çalışmalar, Avrupa’nın ve dünyanın birçok ülkesinde açtığı sergiler ile eserleri çeşitli müzelerde yer alan, Paris’te yaşayan duayen ressamlarımızdan Utku Varlık ile birlikteyiz. Öncelikle kendisinden hayat hikâyesini kısaca anlatmasını rica ettim. Ardından sizlerin de keyifle okuyacağını düşündüğüm sohbetimizi gerçekleştirdik.

Tansu Sarıtaylı: Bugün Paris’te uzun yıllardır yaşayan ressam Utku Varlık ile birlikteyiz. Uzun yıllardır üretmeye devam eden bir sanatçı olarak, bugün tuvalinizin başına geçtiğinizde sizi hâlâ heyecanlandıran şey nedir, Utku Bey?

Utku Varlık: Artık yaşamımın farklı bir dönemindeyim. Gençlik yıllarında bizi sürükleyen heyecanlar, “Ne söyleyeceğiz, ne yapacağız?” soruları zaman içinde farklı bir anlam kazandı. Şimdi benim için önemli olan, büyük çıkışlardan çok küçük dokunuşlar. Asıl mesele, ne zaman ve nasıl çalışacağım.

Bugün benim için en değerli kavram zaman. Hatta atölyelerin kapısına büyük harflerle “Zaman geçiyor, sen ne yapıyorsun?” diye yazılmalı. Çünkü gün, sabah atölyeye girdiğim anda başlıyor. Sabah saat on civarında atölyedeki ışık olağanüstü oluyor. Ardından hiçbir şey düşünmeden, yemek yemeyi bile unutarak çalışmaya başlıyorum. Saatler ilerledikçe ışık yavaş yavaş çekiliyor. Kışın ve yazın bu süre değişiyor; bazen akşam beş, bazen altıya kadar devam ediyor.

Bu zaman diliminde benim ne yapmak istediğimden çok, atölyede bulunmam önemli. Kendi mekânımda, kendi dünyamda olmak, kitaplarımla birlikte yaşamak önemli. İnsan bunlara zamanla ulaşıyor. Çünkü hayat sadece atölyeden ibaret değil. Evleniyorsunuz, çocuklarınız oluyor, günlük yaşamın binlerce farklı sorumluluğu ortaya çıkıyor. Ressamın hayatı yalnızca resim yapmak değildir. Bir resmi tamamladıktan sonra onu sergilemek, farklı yerlere götürmek, insanlarla buluşturmak da bu yaşamın bir parçasıdır. Bu nedenle sanatçının hayatı aslında oldukça parçalı bir hayat.

Bugün kendime sorduğum temel soru şu: “Belli bir yaşa geldin. Hâlâ söyleyecek bir sözün var mı?” İşte bütün mesele bu. Söylemek istediğim bir şey var; ama nedir o? Acaba geç mi kaldım, yoksa söyleyeceklerimi söyledim ve artık her şey tamamlandı mı? Bu iki düşünce arasında gidip geliyorum.

Ama şunu söyleyebilirim ki, anlatmak istediğim hâlâ çok şey var. Burada gördüğünüz bütün malzemelerle iki yüz yıl daha resim yapabilirim. İçimde birikmiş, yoğunlaşmış çok büyük bir dünya var. Sonuçta insan şunu anlıyor: Yaşamak başlı başına bir ustalık. Bana göre bunun en önemli cevabı da budur.

Tansu Sarıtaylı: Resimle tanışmanız nasıl oldu? Çocukluğunuzdan gelen bir tutku muydu, Utku Bey?

Utku Varlık: Resimle tanışma aslında çok doğal bir süreçtir. Bana göre her çocuk ressamdır. Her çocuk okulda resim yapar. Ailesi, annesi, babası, teyzesi onun yaptığı resimleri beğenir, “Ne güzel yapmışsın, harikasın.” der. Benim çocukluğumda da mahallede bana sık sık “Picasso” derlerdi. Bir şeyler çizerdim; insanlar da şakayla karışık “Picasso gibi yapıyor.” diye takılırlardı. O yıllarda Picasso ismi nedense herkesin dilindeydi.

Bizim evimizde sanat ve edebiyatın önemli bir yeri vardı. Babam edebiyat öğretmeniydi. Aynı zamanda dergiler çıkarır, Halkevleri’nde görev yapar, tiyatro oyunları sahneler, şiir yazardı. Annem de öğretmendi. Kitaplarla dolu bir evde büyüdük. Çocukluğumuz Bolu’da geçti; ardından Ankara, Zonguldak ve yeniden Bolu derken sürekli yer değiştiren bir yaşamımız oldu.

Benden iki yaş büyük ağabeyim Mutlu ile birlikte babamın önerisiyle bir duvar gazetesi hazırlardık. Yazıları ağabeyim yazardı, ben ise resimlerini çizerdim. Konularımız genellikle kedilerimiz ve futboldu. Ben koyu bir Fenerbahçeliydim, ağabeyim ise Galatasaraylıydı. Futbolcuların resimlerini çizer, kedilerimizi konu ederdim.

Bir de Sarman adında yaşlı bir kedimiz vardı. Artık dışarı çıkamayacak kadar yaşlanmıştı. Biz de şakayla karışık onu duvar gazetemizin “yazı işleri müdürü” ilan etmiştik. Gazeteyi önce onun önüne koyar, sanki onayını alıyormuşuz gibi bekler, sonra da duvara asardık. Çocukluk hayal gücümüzün güzel bir parçasıydı bu.

Bütün bunlar bir çocuğun sanata yönelmesinde önemli adımlardır. Ancak benim için asıl belirleyici olan, açıklaması çok kolay olmayan başka bir duygu dünyasıydı. Benim çok geniş bir merak bahçem vardı. Her şeyi merak ederdim.

Babamın çok zengin bir kitaplığı vardı. Kitaplar özenle korunurdu; karıştırmamız pek istenmezdi. Ama babam evden çıktığında o kitapların arasına dalmak benim için büyük bir maceraydı. O raflarda beni en çok etkileyen kitaplardan biri, Dante’nin İlahi Komedyasıydı. Özellikle Cehennem bölümü beni büyülüyordu. O kitabı gizlice açıp sayfalarını karıştırmak, benim için adeta başka bir dünyaya girmek gibiydi.

İyi bir filmi izlemek, önemli bir müzeyi gezmek ya da büyük bir tabloyu görmek nasıl güçlü bir duyguysa, iyi bir kitaba ulaşmak ve onu okumak da benim için aynı derecede büyük bir tutkuydu.

Bu kitabın resimlerini, ünlü gravür sanatçısı Gustave Doré hazırlamıştı. Doré’nin tahta baskı tekniğiyle yaptığı gravürler olağanüstüydü. Önce desenlerini tahta üzerine çizer, ardından gravür ustaları bu çizimleri büyük bir ustalıkla oyardı. Ortaya çıkan baskılar gerçekten hayranlık uyandırıcıydı. Özellikle Cehennem bölümündeki gravürler beni hem korkutur hem de büyük bir heyecana sürüklerdi. Sanki etkileyici bir film izliyormuş gibi hissederdim.

İlginçtir ki yıllar sonra devlet bursuyla Paris’e geldiğimde litografi ve gravür eğitimi almak üzere gelmiştim. Güzel Sanatlar Akademisi’nde bu alanda çalıştım. Düşünün; çocukluğumda beni derinden etkileyen Gustave Doré’nin dünyası, yıllar sonra beni aynı alana yönlendirmişti.

Eğer eğitimimden sonra İstanbul’a dönseydim, Akademi’de Sabri Berkel’in yerine gravür ve litografi atölyesinde görev alacaktım. Ama hayat beni Paris’te bıraktı.

Resim yapmak yalnızca resim çizmek değildir. Çocukların hepsi resim yapar; önemli olan yaptığınız resmin içine girebilmek, onun kurduğu dünyayı keşfedebilmektir. Bir süre sonra resim sizi yönetmeye başlar. Siz onu değil, o sizi bir yere götürür.

Okulda öğretmeniniz “Ne güzel resim yapıyorsun.” diyebilir. Ama bu tek başına yeterli değildir. Sanat, akan bir nehir gibidir. O nehre kendinizi bırakmanız gerekir. Benim için o yolculuk işte o kitaplarla başladı.

Belki o kitapları hiç görmeseydim hayatım bambaşka bir yöne gidecekti. Ama Dante’nin İlahi Komedyası, ardından karşılaştığım başka kitaplar, Osmanlı minyatürleri ve gördüğüm bütün o görsel dünya bana yeni kapılar açtı.

İşte resim, tam da böyle bir kapıdır. Bir çocuk o kapıyı açtığında artık ona yol gösterecek insanların olması gerekir. Çünkü yetenek tek başına yeterli değildir; doğru yönlendirme de en az onun kadar önemlidir.

Tansu Sarıtaylı: Sanat hayatınız boyunca sizi en çok etkileyen isimler kimler oldu?

Utku Varlık: Bu aslında oldukça geniş bir soru. Çünkü etkilenmek, insanın yaşadığı dönemin imkânlarıyla da doğrudan ilgilidir. Benim kuşağım, yani 1960’lı yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyan kuşak, bugünkü olanaklara sahip değildi.

Akademiye gelinceye kadar, lisede ya da daha önce okuduğumuz okullarda resim kitaplarına ve sanat yayınlarına ulaşmak oldukça zordu. Devlet müzeleri dışında doğru dürüst müze yoktu. Orijinal eser görmek neredeyse mümkün değildi. Elimizde bulunan sanat kitaplarının çoğu da düşük kaliteli baskılardı. Her şey kıttı; kitap da lükstü, sanat malzemesi de.

Akademiye girdikten sonra kütüphanede yabancı dergileri ve sanat kitaplarını görmeye başladık. Akademi, yurt dışındaki bazı önemli yayınlara abonelik yaptırıyordu. Orada saatlerce oturup onları incelerdik. Fakat kendi paranızla bir sanat kitabı satın almak istediğinizde bu neredeyse imkânsızdı.

O yıllarda İstanbul’da Fransızların Hachette Kitabevi vardı. Bugün gülümseyerek anlatıyorum ama Akademi’deki bazı arkadaşlarımız oradan kitap alacak paraları olmadığı için kitap çalarlardı. O zaman bugünkü güvenlik sistemleri de yoktu. Bana da “Utku, Hachette’e gidiyoruz. Sana hangi kitabı getirelim?” diye sorarlardı.

İstediğim kitaplardan biri yine çocukluğumdan beri hayran olduğum Gustave Doré‘nin eserleriydi. Bir başka büyük hayranlığım ise Georges Rouault idi. Onun mistik dünyası beni çok etkilerdi.

Biz aslında kendi hayal gücümüzle yaşıyorduk. Kendi dünyamızı kendimiz kuruyorduk. Çünkü elimizde yeterli malzeme yoktu. Yağlı boya almak, kaliteli fırça bulmak bile büyük meseleydi. Türkiye o yıllarda ciddi bir döviz sıkıntısı yaşıyordu. Hatta cebinde belirli miktarın üzerinde döviz bulundurmak bile sorun olabiliyordu. Böyle bir dönemden geçtik.

Bütün bu imkânsızlıklara rağmen, geriye dönüp baktığımda o yılları çok güzel hatırlıyorum. İstanbul’un nüfusu yaklaşık iki buçuk milyondu. Laik, canlı ve kültürel açıdan çok hareketli bir ülkeydi. 1960 sonrasında farklı bir toplumsal atmosfer oluşmuştu. O dönemde çevremde bulunan yazarlar, ressamlar, şairler ve sanatçılar gerçekten çok değerli işler ürettiler. Çünkü kendimizi özgür hissediyorduk.

Ne var ki ülkemizin tarihinde sıkça yaşanan bir durum vardır. Güzel dönemlerin ardından mutlaka zor zamanlar gelir. Ben 1970 yılında Paris’e geldikten sonra Türkiye yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Ama bu da ülkenin kaderi gibi görünen süreçlerden biriydi.

Akademiye girişimde ise önemli bir kişinin katkısını mutlaka anmalıyım. Resim öğretmenim Fethi Kayaalp, daha lise yıllarında bana, “Sen mutlaka Akademi’ye gitmelisin.” demişti. Bu yönlendirme benim için çok kıymetliydi.

Çünkü Akademi’nin varlığından haberdar olmak bile başlı başına bir şanstı. Anadolu’nun pek çok yerinde çok yetenekli çocuklar vardı. Ancak onlara yol gösterecek bir öğretmen çıkmadığında, Güzel Sanatlar Akademisi’nin adını bile duymadan bambaşka hayatlara yöneliyorlardı. Kimisi çiftçi oluyor, kimisi başka mesleklerde yaşamını sürdürüyor; sahip oldukları yetenek ise keşfedilmeden kaybolup gidiyordu.

Bu nedenle Türkiye’de sanatçı olabilmek bana göre her zaman bir mucizedir. Bir yere ulaşabilmek, üretmeye devam edebilmek, hatta mutlu olabilmek bile büyük bir mücadele gerektirir.

Sonuçta insanın hayatı, kendi varoluşuyla birlikte akan bir nehir gibidir. O nehir sizi nereye götürecek, bunu en başta bilemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, o yolculuğun içinde üretmeye devam etmektir.

Tansu Sarıtaylı: Sanat anlayışınız yıllar içerisinde nasıl değişti? Bir değişim yaşadınız mı?

Utku Varlık: Elbette değişti. Aslında bu değişimin önemli bir bölümü Paris’e geldikten sonra gerçekleşti. Çünkü insan yaşadığı toplumla birlikte değişiyor.

1960’lı yılların Türkiye’si çok önemli bir dönemdi. Bir yandan sansür vardı, öte yandan toplumda yeni bir bilinçlenme süreci yaşanıyordu. Mehmet Ali Aybar’ın öncülüğünde Türkiye İşçi Partisi kurulmuştu. Bu, özellikle aydınlar arasında önemli bir hareketlilik yaratmıştı. İnsanlar düşünmeye, tartışmaya ve daha özgür bir ortam talep etmeye başlamıştı.

Benim için bütün bunların merkezinde tek bir kavram vardı: özgürlük.

Özgürlük, sanatın vazgeçilmez şartıdır. Tarih boyunca insanlık pek çok baskı rejimi yaşadı. Sanat ise ancak özgür düşüncenin olduğu yerde gelişebilir.

Bugün ise bambaşka bir çağın içindeyiz. Teknoloji, hayatımızı inanılmaz bir hızla değiştirdi. Yıllar önce Amerika’ya araştırma için giden bir arkadaşım bana cep telefonları üzerine büyük çalışmalar yapıldığını anlatmıştı. “Birkaç yıl sonra bu teknoloji bütün dünyayı değiştirecek. Eğer birikmiş paran varsa bu alana yatırım yap.” demişti. Ben de gülüp geçmiştim. Zaten yatırım yapacak param da yoktu.

Sonra gerçekten her şey onun söylediği gibi oldu.

Bugün otobüste Afrika’daki kabilesiyle görüntülü ya da sesli konuşan bir insan görebiliyorsunuz. Yol boyunca konuşuyor, otobüsten inerken konuşmaya devam ediyor, yürürken de konuşuyor. Hayatın her anı telefonun içine girmiş durumda.

Ben ise Paris’e ilk geldiğim yıllarda annemi yılda yalnızca bir kez telefonla arayabiliyordum. Postaneye giderdik. Görevli bağlantıyı kurar, “Üç numaralı kabin.” dediği anda koşarak içeri girerdik. Sonra da yüksek sesle “Anne!” diye konuşmaya başlardık. Koskoca bir yıl içinde yalnızca bir telefon görüşmesi…

Bugün ise insanlar cep telefonuyla yatıyor, onunla kalkıyor. Onsuz yaşayamıyorlar. Telefon artık yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda güvenlik, bilgi, randevu ve günlük yaşamın merkezi hâline geldi. Hastaneler bile randevularınızı telefonunuza gönderiyor.

Belli ki çok farklı bir çağın içindeyiz. Bundan sonra bizi nelerin beklediğini de bilmiyoruz.

Ama bütün bunların arkasında yine insan var. Bu sistemleri tasarlayan, geliştiren ve kullanan insan…

Bugün yapay zekâ ve akıllı sistemler Avrupa’da da çok büyük yatırımlarla gelişiyor. Radyoda dinlediğim bir programda, bu dev sistemlerin çalışabilmesi için çok büyük enerji ve su tüketildiği anlatılıyordu. Dünyanın farklı yerlerindeki veri merkezleri arasında bilgiler saniyenin çok küçük bir bölümünde okyanusların altındaki kablolar aracılığıyla taşınıyor.

Hatta gelecekte bu büyük veri sistemlerinin uzaya taşınmasının bile konuşulduğunu duyuyoruz. Teknoloji öylesine hızlı ilerliyor ki insan bazen bunun adeta yeni bir çağın başlangıcı olduğunu düşünüyor.

Benim bakış açıma göre önemli olan, bu akıllı sistemlerden korkmak değil; onlara doğru soruları sorabilmek.

Çünkü doğru soru sorduğunuzda gerçekten çok nitelikli cevaplar alabiliyorsunuz.

Eskiden bir araştırma yapmak için günlerce kütüphanelerde kitap arardınız. Şimdi ise istediğiniz bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyorsunuz.

Örneğin bir laboratuvardan sağlık sonuçlarınızı aldığınızda, geçmişte bunları yalnızca doktor yorumlayabilirdi. Bugün ise akıllı sistemler sonuçları tek tek açıklayabiliyor; kan değerlerinizi, şeker durumunuzu, dikkat edilmesi gereken noktaları anlaşılır bir şekilde anlatabiliyor.

Gerçekten olağanüstü bir dönüşüm yaşıyoruz. Teknolojinin geldiği nokta zaman zaman insanı hayrete düşürüyor.

Tansu Sarıtaylı: Bu arada bazı meslekler de ortadan kalkıyor, değil mi?

Utku Varlık: Evet, bunu çok konuşuyoruz. Mesela oyuncular bu konuda çok endişelendi. Ses teknolojileri, montaj sistemleri ve yapay zekâ birçok alanda işleri değiştirdi. Ama bence insanın yerini tamamen alamaz.

Çünkü insan insandır. Yapay zekâ Shakespeare’i oynayamaz, gerçek anlamda bir şiir yazamaz. Elbette sizden aldığı verilerle, bazı anahtar kelimelerden hareket ederek bir metin oluşturabilir. Ama ortaya çıkan şey hiçbir zaman bir Edip Cansever şiiri olmaz. Onun ruhunu, yaşanmışlığını ve insanî derinliğini taşıyamaz.

Tansu Sarıtaylı: Sanatın sınırları var mıdır, Utku Bey?

Utku Varlık: Sanatın sınırlarını ortadan kaldırmaya yönelik pek çok girişim oldu. Bana göre bunların büyük bölümü başarılı olamadı.

Örneğin edebiyatta “Yeni Roman” akımı ortaya çıktı. Geleneksel anlatıyı reddeden bir anlayıştı bu. Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute gibi önemli yazarlar bu yaklaşımın öncüleriydi. Klasik anlatımın kurallarını kırmaya çalıştılar. Ancak bir süre sonra görüldü ki anlatı ortadan kalktığında roman da ortadan kalkıyor. Çünkü anlatacak bir şeyiniz yoksa ortaya roman çıkmıyor.

Aynı arayış sinemada da yaşandı. Fransız Yeni Dalgası ortaya çıktı. Kameranın hareketi, parçalı kurgu, alışılmış anlatının dışına çıkan denemeler… Ama yalnızca görüntü üretmek yetmiyor. Görüntüler birbirine çarpıyor ama sonunda güçlü bir anlatı oluşmuyorsa o da kalıcı olmuyor.

Müzikte de benzer denemeler yapıldı. Elektronik müzik ve deneysel çalışmalar, özellikle Pierre Boulez gibi isimlerle büyük tartışmalar yarattı. Bana göre bunların önemli bir kısmı zaman içinde yalnızca gürültü olarak kaldı; beklenen etkiyi oluşturamadı.

Bütün bu arayışların en fazla etkisini gösterdiği alan ise plastik sanatlar oldu.

Bu kez resmin kendisini ortadan kaldırmaya yönelik yaklaşımlar ortaya çıktı. “Konseptüel sanat” denildi. Artık her şey sanat olabilirdi. Bir sandalye, sıradan bir nesne ya da herhangi bir eylem… “Happening” adı verilen performanslar ortaya çıktı. Daha sonra bunlara “çağdaş sanat” başlığı eklendi.

Bu anlayışta, resim yapmayı bilmeniz ya da desen eğitimi almanız gerektiği düşünülmedi. İsteyen herkes bir tuval alıp istediği gibi boyayabilir denildi.

Ben buna katılmıyorum.

Bir resmi yalnızca boya sürerek oluşturamazsınız. Çünkü resmin de kendi dili, tekniği ve disiplini vardır. Rastgele boya sürmek tek başına sanat değildir.

Bizim kuşağımızda Paris’te yaşayan birçok arkadaşımız soyut resimler yapıyordu. Selim Turan, Mübin Orhon ve daha birçok sanatçı bunun örnekleridir. Ancak onların yaptığı iş, dışarıdan bakıldığı gibi rastgele değildi. Bir fırça darbesiyle ortaya çıkan o hareketin arkasında yılların bilgi ve birikimi vardı. Belki resim yarım saat içinde tamamlanıyordu ama o yarım saatin arkasında onlarca yıllık eğitim bulunuyordu.

Resimde “pentür” dediğimiz bir teknik vardır. Akademilerde önce bunu öğrenirdiniz. Ardından desen çalışırdınız. Çünkü desen bilmeyen bir ressamın sağlam bir temel oluşturması mümkün değildir. Nasıl bir mimarın yapı bilgisine ihtiyacı varsa, ressamın da desen bilgisine ihtiyacı vardır.

Bugün geriye dönüp büyük ressamlara baktığınızda, hangisinin desen çalışmadan bu noktaya geldiğini söyleyebilirsiniz? Ben böyle bir örnek bilmiyorum.

Tansu Sarıtaylı: Genç ressamlara tavsiyeniz nedir?

Utku Varlık: Belki söyleyeceğim şey şaşırtıcı olacak ama bugün gençlere ilk söylediğim söz şu oluyor: “Resim yapmaya karar vermeden önce çok iyi düşünün.”

Çünkü bugün ressam olarak yaşamak gerçekten çok zor. Biz bu mesleğin çok farklı dönemlerini yaşadık.

1975’lere kadar Türkiye’de resim satmak neredeyse mümkün değildi. Ardından çok hızlı bir değişim başladı. Bir anda yüzlerce galeri açıldı. Sanata ilgi arttı, koleksiyonculuk gelişti ve resimler adeta kapışılır hâle geldi.

Bunu kendi sergilerimde de yaşadım. Hatta bir sergimin açılışında insanlar resim bulamadıkları için tartışma çıktı.

1977 yılında Ankara Kızılay’daki Vakko Sanat Galerisi’nde açtığım sergiyi hiç unutmam. Açılıştan bir hafta önce Türkiye’ye gelmiştim ve eserlerin tamamı daha açılış yapılmadan satılmıştı. Açılışa gelenler satın alacak resim bulamayınca, “Madem hiçbir eser kalmamış, biz buraya neden geldik?” diye tepki göstermişlerdi.

Bugün birçok ressam o yılları özlemle hatırlıyor.

Ancak zamanla bu ilgi de başka bir noktaya taşındı. Sanat piyasası aşırı büyüdü. Sürekli fuarlar düzenlendi, alım satımlar arttı. İnsanlar çok sayıda resim satın almaya başladı.

Bir gün sık resim alan koleksiyonerlerden biriyle karşılaştım. Eşi bana gülerek, “Utku Bey, evde artık yer kalmadı. Resimleri yatağın altına bile koyduk. Yatağın altı tamamen tablolarla dolu.” dedi.

Gerçekten de o dönemde pek çok kişi önüne gelen resmi satın alıyordu.

Bugün ise bunun tam tersini yaşıyoruz. Eserler sürekli müzayedelere çıkıyor.

Ben burada biraz eleştirel konuşacağım.

Türkiye’de sanat piyasasında oluşan müzayede düzenini sağlıklı bulmuyorum.

Fransa’ya bakın. Paris’teki Hôtel Drouot gibi köklü müzayede kurumları vardır. Orada sanat eserleri, koleksiyonlar ya da miras kalan tablolar belirli kurallar çerçevesinde satışa sunulur. Ama bizde olduğu gibi her gün, sürekli aynı sanatçıların eserlerinin alınıp satıldığı bir sistem görmezsiniz.

Türkiye’de ise neredeyse her gün yeni bir müzayede şirketi ortaya çıkıyor.

Bunun önemli nedenlerinden biri de ekonomik koşullar. İnsanlar yıllar önce satın aldıkları tabloları bugün geçimlerini sağlayabilmek için satışa çıkarıyor. Eserlerinin değer kazandığını düşünüyorlar ve bunu değerlendirmek istiyorlar.

Fakat ne yazık ki sanat eserinin gerçek değerini yalnızca müzayede belirleyemez.

Bugün birçok müzayede şirketi, sanat eserlerine piyasa mantığıyla fiyat biçiyor. Oysa sanatın değeri yalnızca alım satımla ölçülemez.

Ben bu sistemin giderek bir pazar anlayışına dönüştüğünü düşünüyorum. Sanat eserinin kültürel ve estetik değeri yerine, yalnızca ticari yönünün öne çıkması beni düşündürüyor. 2020 yılında Bozlu Art Project‘te “Sanrı” adlı bir sergi açacaktım. “Sanrı”, yani halüsinasyon… Çok sevdiğim bir sözcüktür.

Sergiyi büyük bir özenle hazırladık. Her şey tamamlandı, eserler asıldı ve sergi açıldı. Ancak daha beşinci gününde Covid-19 salgını başladı. Uçuşlar durdurulmaya başlanınca son uçaklardan biriyle Paris’e döndük. Sergi de fiilen orada sona erdi.

Aradan aylar geçti. Sergi yeniden açıldı ama kısa süre sonra tekrar kapandı. Ardından yaklaşık iki yıl boyunca Covid nedeniyle evlerimize kapanmak zorunda kaldık.

Bazen düşünüyorum da sanki serginin adıyla Covid’i ben çağırmışım gibi geliyor. Büyük bir halüsinasyon…

Arada sırada o sergide yer alan resimlerime yeniden bakıyorum. Çünkü benim için resim yalnızca güzel bir görüntü üretmek değildir.

Resim bir anlatımdır.

Resim, felsefi bir düşüncedir; bir durumun, bir duygunun ya da bir sorgulamanın ifadesidir.

Ben hiçbir zaman yalnızca seyredeni rahatlatacak, hoş vakit geçirecek resimler yapmak istemedim. Resim bazen insanı huzursuz edebilir, düşündürebilir, bir düşe ya da bir kâbusa götürebilir. Ama önemli olan o duyguyu yaşatabilmesidir.

Bugün ise bana öyle geliyor ki insanlar artık eskisi gibi düş görmüyor.

Çünkü düşler dışarıya taşmış durumda.

Yaşadığımız dünya zaten başlı başına gerçeküstü bir hâl aldı. Günlük hayatta karşılaştığımız olaylar, bazen kâbuslarda bile göremeyeceğimiz kadar şaşırtıcı olabiliyor.

İnternette dolaşırken karşımıza çıkan görüntüleri düşünün. Dünyanın en uzak köşelerinden insanlar sürekli görüntüler paylaşıyor. Herkesin elinde bir cep telefonu var ve her an her şeyi kaydediyor.

Öyle görüntüler görüyoruz ki bazen gerçek ile gerçeküstü arasındaki sınır tamamen ortadan kalkıyor. Dünya giderek daha absürt bir yere dönüşüyor.

Benim resimlerimde de biraz bunun izleri vardır.

Nâzım Hikmet’in, Abidin Dino’ya “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sorduğu çok bilinen bir sözü vardır.

Ben ise mutluluktan çok yalnızlığın resmini yapmaya çalışıyorum.

Çünkü yalnızlık yalnızca dört duvar arasında kalmak değildir. İnsan kalabalıkların içinde de yalnız olabilir. Asıl yalnızlık insanın kendi içine kapanmasıdır. O görünmeyen örtüyü kaldırabilmek ise çok zordur.

Benim resimlerimde dokunduğum yerler de genellikle bunlardır.

Beni şaşırtan, korkutan ve düşündüren şeyler…

Evren…

Gece ile gündüz arasındaki büyük değişim…

İnsan zihninin geçirdiği dönüşümler…

Bugün yaşadığımız bütün bu değişimler bana kimi zaman bir bilim kurgu filmini, kimi zaman da bir kâbusu hatırlatıyor.

Varoluşumuz değişiyor.

Biz hâlâ geleneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz, yaşamaya devam ediyoruz. Ama aslında artık aynı insanlar değiliz.

Doğaya bakın. Ağaçlar bile zamanla kabuk değiştiriyor. Sürekli dönüşüyorlar.

İnsan da öyle.

Sabahları evimin yakınındaki parka çıktığımda bunu daha derinden hissediyorum. O saatlerde yalnızca bahçıvanlar oluyor. Birbirimizi selamlıyoruz.

Bazen kendi kendime diyorum ki, dünyanın en zengin insanı olsanız bile kendi malikânenizde böyle içten bir sabah karşılaması yaşayamazsınız.

Son günlerde bana çocukluğumu en çok hatırlatan şeylerden biri de kumruların sesi.

Sabahın erken saatlerinde kumrular ötüyor. Hafif bir rüzgâr esiyor.

O anlarda kendimi yeniden Ege’de, Akdeniz’de hissediyorum.

Sanki bütün bunlar bana gönderilmiş bir mesaj gibi…

Bana dokunan görünmez bir el gibi…

İşte tam o anlarda çocukluğuma dönüyorum.

Çocukluğumun şiirine…

Ve bunun çok güzel bir duygu olduğunu düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Hâlâ gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz var mı, Utku Bey?

Utku Varlık: Elbette var. Öncelikle sağlıklı yaşayabilmek… Sanırım belli bir yaştan sonra insanın en büyük hayali bu oluyor.

Ama bunun dışında tamamlamak istediğim işler de var. İkinci kitabımı henüz bitiremedim. Ardından yazmak istediğim üçüncü bir kitap da var.

Yaş ilerledikçe insan bazı şeylerin değiştiğini hissediyor. Eskisi kadar uzun süre okuyamıyorsunuz. Elinize kitabı alıp saatlerce okuyamıyorsunuz. Bütün bunlar yeni projelerin ilerlemesini de etkiliyor.

Fakat şunu biliyorum: İnsanın üretme isteği hiçbir zaman bitmiyor.

Ben yaşadığım sürece zihnim sürekli yeni fikirler üretiyor. Bunlar önceden hazırlanmış programlar değil. Bir sabah ansızın yeni bir düşünce doğuyor. Sonra kendi kendime, “Bunu gerçekleştirebilir miyim?” diye soruyorum.

Çevremden zaman zaman, “Artık zor, bunu yapamazsın.” diyen sesler de geliyor.

Ama ben yine kendime, “Yapacaksın.” diyorum.

Sabah yürüyüşlerinde hissettiğim o hafif esinti, bana dokunan o görünmez el, bana yeniden çalışma isteği veriyor.

Çünkü sabahlar bana göre her zaman umut taşır.

Tansu Sarıtaylı: Bugün geriye dönüp genç Utku Varlık’a bir tavsiye verecek olsanız, ona ne söylerdiniz?

Utku Varlık: İlk söyleyeceğim şey şu olurdu:

“İtalyancayı mutlaka öğren.”

Bir dönem İtalya’da dil kursuna gidiyordum. Ama arkadaşlarım her akşam beni dışarı çıkarmak istiyor, kurs düzenim bozuluyordu. O yüzden devam edemedim.

Oysa o yıllarda Dante’yi özgün dilinden okuyabilecek kadar İtalyanca öğrenmeyi çok istiyordum. Bugün geriye dönüp baktığımda keşke o kursu bırakmasaydım diyorum.

Dil öğrenmek insana yeni dünyalar açıyor.

Onun dışında yapmak istediğim pek çok şeyi aslında gerçekleştirdim.

Klasik gitar çalmayı öğrenmek istemiştim; olmadı.

Sporla daha fazla ilgilenebilirdim; ona da yeterince zaman ayıramadım.

Ama şiirle, edebiyatla ve sanatın farklı alanlarıyla hep iç içe yaşadım. Türkiye’nin en önemli şairleriyle dostluklar kurdum. Bu konuda içimde hiçbir eksiklik duygusu yok.

Paris’e ilk geldiğim yıllar benim için çok zengindi.

Sinematek gösterileri…

Barok müzik konserleri…

Sergiler…

Akademide kurduğum dostluklar…

Hepsi hayatımı besleyen önemli deneyimlerdi.

Zamanla bunların ritmi değişti. Belki de gençliğin o büyük keşfetme heyecanı yavaş yavaş yerini başka duygulara bıraktı.

Bugün bana yeniden başlama şansı verilse, 1970 yılındaki Paris’e aynı heyecanla dönerdim.

Ama bu kez bugünkü bilgi ve deneyimlerimle…

1965 yılında Avrupa’yı otostopla dolaşmıştım. Almanya’da Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’nin yakınındaki bir kafede tanıştığım insanlar hâlâ aklımdadır. Özellikle Linda adında bir arkadaşımı yıllar sonra yeniden görmek istemiştim.

İnsan bazen geçmişteki insanları, geçmişteki şehirleri ve geçmişteki duyguları yeniden bulabileceğini sanıyor. Ama sonra anlıyor ki zaman geri gelmiyor. Belki de geçmişe dönmeye çalışmak, cehennemin kapısını yeniden açmaya benziyor.

Hayatta bazı fırsatlar gerçekten insanın kapısını çalıyor. Eğer o anda o kapıyı açamazsanız, daha sonra bunun eksikliğini hissediyorsunuz. Yine de hayatın bütününü düşündüğümde büyük bir pişmanlık taşımıyorum. Çünkü bazı şeyler insanın elindedir, bazıları ise değildir. Hayat bazen bize istediğimiz yolu açar, bazen de bambaşka yönlere götürür.

Önemli olan, o yolculuğun içinde üretmeye devam edebilmektir.

Ben hayatta hep şöyle düşündüm: Eğer bir treni kaçırmışsanız, o fırsat geri gelmeyebilir. Bu yüzden bugün bile bütün randevularıma en az bir saat erken giderim. “Ne olur ne olmaz.” diye düşünürüm.

Geriye dönüp baktığımda, hayatım boyunca pek çok konuda şanslı olduğumu da görüyorum. Sanki hep yeşil ışıklarla karşılaştım. Çok önemli burslar kazandım. Pek çok fırsat yakaladım. Paris’teki Cité des Arts‘ta beş yıl kaldım. O dönem için bu çok uzun bir süreydi; kolay kolay kimse bu kadar uzun kalamazdı.

Demek ki beni hep içimde akan o nehir taşıdı. Hayatımın yönünü belirleyen de o oldu. Bugün ise genç ressamlar geliyor ve bana, “Ne yapmalıyız?” diye soruyorlar. Onlara kesin cevaplar vermekte zorlanıyorum. Çünkü artık bambaşka bir çağdayız. Bizim dönemimiz farklıydı. O yıllarda başka imkânlar vardı. Bugün ise şartlar tamamen değişti.

Tansu Sarıtaylı: Bugün dünyaya ve insanlığa bir tablo armağan edecek olsanız, o tabloda neyi anlatmak isterdiniz?

Utku Varlık: Bu soruya tek bir resimle cevap vermek gerçekten zor. Çünkü bazen tek bir resim, bir roman kadar çok şey anlatabilir. Benim için resim, yalnızca bir görüntü değildir; içinde yaşanmışlıklar, düşünceler ve duygular taşıyan bir dünyadır. Benim resimlerimde en önemli unsurlardan biri ışıktır. Özellikle eski ustaların ışık anlayışı beni her zaman çok etkilemiştir.

Bu nedenle ışık üzerine yaptığım çalışmaların benim için ayrı bir yeri vardır. Eğer geriye yalnızca tek bir resim bırakma hakkım olsaydı, büyük olasılıkla Orta Çağ atmosferinden esinlenerek yaptığım resimlerden birini seçerdim.Bu çalışmalarımı yıllar önce Stuttgart’ta açtığım bir sergide de göstermiştim. Sanırım geride bırakmak isteyeceğim eser de onlardan biri olurdu.

Tansu Sarıtaylı: Sizin Paris’e geldiğiniz yıllarda burada çok sayıda Türk ressam yaşıyordu. Bugün ise o kuşağın yaşayan duayen isimlerinden biri olarak neredeyse tek başınasınız. O sanatçılarla dostluklarınız nasıldı?

Utku Varlık: Ben Paris’e 1970 yılında geldiğimde Türk ressamların büyük bölümü burada kendi düzenlerini kurmuştu. Resim satıyorlar mıydı, satamıyorlar mıydı; bu ayrı bir konuydu. Ama herkes yaşamını sürdürebileceği bir yol bulmuştu.Bu kuşağın en önemli isimlerinden biri kuşkusuz Abidin Dino idi.

Abidin Dino’nun, Nâzım Hikmet sayesinde Louis Aragon ile çok yakın dostluğu vardı. O yıllarda Fransa’da sanat çevrelerinde güçlü ilişkiler kurmuştu. Büyük sergiler açıyor, önemli sanat ortamlarında yer alıyordu. Ne zaman büyük bir sergisi olsa bizi de çağırır, genç ressamlarla ilgilenirdi. Ben de ilk önemli sergilerimden birine onun sayesinde katıldım.

Paris’e yeni gelen bir Türk ressam için “Ben geldim.” diyebileceği ilk isim gerçekten Abidin Dino’ydu. Daha sonra diğer Türk ressamlarla da yakın dostluklar kurduk. En yakın arkadaşlarımdan biri Hakkı Anlı idi. Onun dışında Mübin Orhon ile de çok yakın dostluğumuz oldu.

Mübin’i aslında Paris’ten önce tanıyordum. 1966 yılında İstanbul’da askerliğini yaparken sık sık görüşürdük. Ağabeyini de tanıyordum. Paris’te ise özellikle Montparnasse yıllarında çok birlikte vakit geçirdik. Mübin çok farklı bir karakterdi. İçlerinde en bohem yaşayan sanatçılardan biriydi. Kendine özgü bir hayatı vardı.

Elbette Selim Turan başta olmak üzere daha birçok değerli Türk ressamıyla aynı dönemi paylaştık. Dışarıdan bakıldığında herkesin hayatı çok parlak görünüyordu. Oysa gerçekte hiçbirimizin yaşamı kolay değildi. Herkesin gerçekleştirebildiği hayalleri olduğu gibi, gerçekleştiremedikleri de vardı.

Hayatın içinde başarılar kadar eksik kalan şeyler de oluyor. Bugün adı çok bilinmeyen ama o dönemde Paris sanat çevresinde çalışan pek çok Türk ressam da vardı. Onların da bu hikâyenin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Elbette Albert Bitran‘ı da tanıdım. Bitran bambaşka bir karakterdi. Birlikte çok güler, keyifli zaman geçirirdik.

1977 yılı ise Paris’teki Türk sanatçıları açısından önemli bir dönüm noktası oldu. O yıllarda dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından çıkarılan afla birlikte uzun yıllardır yurt dışında yaşayan birçok sanatçı Türkiye’ye döndü. Bu dönüşler Paris’teki Türk sanat çevresini de önemli ölçüde değiştirdi.

Örneğin Avni Arbaş o dönemde oldukça zor günler geçiriyordu. Büyük bir depresyon yaşamıştı. Eşi çalışıyordu, kendileri mütevazı bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Af çıkınca Türkiye’ye döndü ve orada yeniden ilgi görmeye başladı. Çevresi genişledi, sergiler açtı ve adeta hayatında yeni bir sayfa açıldı. Bana göre bu dönem, Paris’teki o büyük Türk ressam kuşağının son perdesiydi.

Elbette burada kalanlar da vardı. Yüksel Arslan gibi önemli isimler yaşamlarını Paris’te sürdürdü. Bizim kuşaktan da Mehmet Güleryüz, Komet ve daha birçok sanatçı Paris’e geldi. Böylece gidenlerin bıraktığı boşluk, yeni gelen kuşakla yeniden dolmaya başladı.

Ancak aynı yıllarda Türkiye’den gelen haberler giderek kötüleşiyordu. Öğrenci olayları, siyasi çatışmalar, ekonomik sıkıntılar… Bursların gecikmesi bile günlük hayatımızı etkiliyordu. Sanki iki dünya arasında yaşıyorduk.

Bir yanda Paris’te sanat üretmeye devam ediyor, tiyatro yapanlarla, yazarlarla ve ressamlarla aynı kültür ortamını paylaşıyorduk. Öte yanda ise Türkiye’nin giderek kararan atmosferini uzaktan izliyorduk. 1980’e gelindiğinde artık bunun ne anlama geldiğini hepimiz gördük. Ben Türkiye’ye dönmedim.

Çünkü ülkenin çok zor bir döneme gireceğini hissediyordum. İlginç olan şu ki, bütün bu siyasal ve toplumsal sıkıntılara rağmen Türkiye’de sanat piyasası büyümeye başladı. Resimler yüksek fiyatlarla satılır oldu. Bugün bile bunu anlamakta zorlanıyorum. Ekonomik olarak insanların çok zor şartlarda yaşadığı bir ülkede sanat eserlerinin olağanüstü rakamlara alınıp satılması bana hâlâ düşündürücü geliyor.

Tansu Sarıtaylı: Biraz önce ressam olmak için eğitim gerektiğini söylediniz. Ancak hiç akademi okumadan, çocuk yaşta resim yapmaya başlayan ve büyük ilgi gören isimler de var. Bu mümkün değil mi?

Utku Varlık: Bana göre bu konuda çok büyük yanlış anlamalar var. Her çocuk resim yapabilir. Hatta başta da söyledim; bana göre her çocuk bir ressamdır. Ama asıl mesele, o yeteneğin bilinçli bir sanat üretimine dönüşmesidir. Çocukluk dönemindeki resim yeteneği tek başına yeterli değildir.

Yakın zamanda bu konuda Bedri Baykam üzerinden de bir tartışma yaşandı. Ben bu konuyu ayrıca yazmayı düşünüyorum. Geçmişte Hasan Kaptan adlı çok yetenekli bir çocuk vardı. Babası da ressamdı. Akademi çevresindeki birçok önemli sanatçı onun resimlerini görüp büyük bir yetenek olduğuna karar verdi. Hatta Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiir bile yazmıştı. O dönemde devletin verdiği “Harika Çocuk” bursu daha önce yalnızca müzisyenlere veriliyordu.

İdil Biret ve Suna Kan bu bursu alan isimler arasındaydı. Daha sonra aynı burs resim alanına da açıldı ve Hasan Kaptan’a verildi. Hasan Kaptan ailesiyle birlikte Paris’e geldi. Devlet yaklaşık on yedi yıl boyunca eğitiminden kullandığı boya ve fırçaya kadar bütün masraflarını karşıladı. Fakat gençlik çağına geldiğinde resim yapmayı bıraktı. Ortadan kayboldu.

İşte benim anlatmak istediğim tam da bu. Çocukluk yeteneği ile sanatçı olmak aynı şey değildir. İnsan büyüdükçe başka ilgi alanları gelişebilir. Benzer şekilde daha sonra başka çocuklara da aynı destekler verildi. Ama bu örneklerin hiçbiri beklenen sonucu vermedi. Çünkü resim yalnızca yetenek işi değildir. Resim aynı zamanda bilinçtir. O bilinç ise eğitimle, okumakla, desen çalışmakla ve uzun yıllar süren emekle oluşur.

Bugün birçok sanat okulunda desen dersleri kaldırıldı. Oysa benim kuşağımda desen, pentür ve resim tekniği eğitimin temeliydi. Resim başlı başına bir dünyadır. O dünyanın içine yalnızca yetenekle girilemez. Emek, bilgi ve disiplin de gerekir. Ben bazen bunu şöyle ifade ediyorum:

Resme ön kapıdan girenler vardır; bir de arka kapıdan girmeye çalışanlar. Bana göre bu ayrımı iyi yapmak gerekir.  Öncelikle şunu söylemeliyim: Resim bir disiplindir. Resim başlı başına bir dünyadır. Öyle elinize kalemi alıp birkaç çizgi çizmekten ibaret değildir.Bu nedenle ben “çocuk ressam” tanımını doğru bulmuyorum.

Çocuk resim yapabilir; hatta bana göre her çocuk resim yapmalıdır. Ama çocuk yaşta ressam olunmaz. Ressamlık uzun yıllar süren bir bilinç, emek ve birikim gerektirir. Bir de resme doğru kapıdan girmek gerekir. Bugün artık kimseye “Kalem şöyle tutulur.” deme şansınız yok. Oysa sanat eğitiminin temelinde teknik bilgi vardır.

Benim İstanbul Akademisi’ne dönmeyişimin nedenlerinden biri de buydu. Örneğin litografi taşı son derece hassas bir malzemedir. Taşa bilinçsizce dokunduğunuz anda üzerindeki yağ dengesini bozabilirsiniz. Artık onu eski hâline getiremezsiniz. Bu yüzden litografi çalışacak kişinin önce deseni, çizgiyi ve tekniği öğrenmesi gerekir.

Aslında resim doğrudan öğretilemez. Resim bir dünyadır. İnsan o dünyanın içine müzeleri gezerek, kitaplar okuyarak, boya kokusunu tanıyarak, malzemeyle yaşayarak girer. Bu süreç bana hep kozasından çıkan kelebeği hatırlatır. Önce o kozanın içinde olgunlaşmanız gerekir. Sonra kendi yolunuza devam edersiniz.

Pastel nedir? Kuru pastel ile yağlı pastel arasındaki fark nedir? Yağlı boya nasıl çalışılır? Tempera tekniği nasıl uygulanır? Bunların hepsi yalnızca sözle anlatılabilecek şeyler değildir. Eskiden akademilerde bunlar büyük bir disiplin içinde öğretilirdi. Resim tekniği atölyelerinde pigmentler, yağlar, reçineler ve bütün malzemeler bulunurdu. Boyanın nasıl hazırlandığını, pigmentlerin nasıl karıştırıldığını öğrenirdiniz.

Bu adeta bir simyaydı. İşte bu nedenle resim yapmak bir zorunluluk değildir. Ama gerçekten isteyen insan yolunu mutlaka bulur. Bugün ise başka bir sorunla karşı karşıyayız. Müzeler her geçen gün daha fazla ziyaretçi ağırlıyor. Turizm olağanüstü arttı. Yakın gelecekte belki de müzelere girmek bile farklı kurallara bağlanacak. Belki bir gün size, “Bu müzeye neden girmek istiyorsunuz?” diye soracaklar.

“Floransa’ya neden geldiniz?” “Şu resmi görmek istiyorum.” “Öyleyse buyurun.” Belki dünya o noktaya doğru gidiyor. Çünkü her yer giderek kalabalıklaşıyor ve yüzeyselleşiyor. Beni en çok düşündüren şey ise şu: Bir gün insanların resme bakmayı bırakmasından korkuyorum. Çünkü bakmak ile görmek aynı şey değildir. Bugün herkes bakıyor. Ama gerçekten gören insan sayısı giderek azalıyor.

Yıllar önce Amerika’ya araştırma için giden bir arkadaşım bana cep telefonlarının geleceğini anlatmıştı. “Birkaç yıl içinde bütün dünyayı değiştirecek.” demişti. Hatta “Birikmiş paran varsa bu alana yatırım yap.” diye de eklemişti. Ben gülüp geçmiştim. Zaten yatırım yapacak param da yoktu. Sonra gerçekten söylediği her şey gerçekleşti.

Bugün otobüste Afrika’daki köyüyle konuşan bir insan görebiliyorsunuz. Yol boyunca konuşuyor, otobüsten inerken konuşmaya devam ediyor. Ben Paris’e ilk geldiğim yıllarda ise annemi yılda yalnızca bir kez telefonla arayabiliyordum. Postaneye giderdik. Görevli bağlantıyı kurar, “Üç numaralı kabin.” dediği anda koşarak telefona gider, yüksek sesle “Anne!” diye seslenirdik.

Bugün geldiğimiz nokta gerçekten inanılmaz. İnsan bazen bu değişimin hızına kendisi bile şaşırıyor. Eskiden annemi yılda yalnızca bir kez telefonla arayabilirdim. O da postanedeki telefon kabinlerinden yapılırdı. Bugün ise insanlar cep telefonlarıyla yaşıyor. Onunla yatıyor, onunla kalkıyorlar. Artık onsuz bir hayat düşünemiyoruz.

Telefon yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıktı; güvenliğiniz, ajandanız, bankanız, rehberiniz ve hatta kimliğiniz hâline geldi. Hastane randevularınızdan günlük yazışmalarınıza kadar her şey onun üzerinden yürüyor. Böyle bir çağda yaşıyoruz. Ama bütün bunların arkasında yine insan var. Bu teknolojiyi geliştiren de kullanan da insan.

Şimdi yapay zekâ sistemleri hızla gelişiyor. Avrupa’da büyük veri merkezleri kuruluyor. Bunların çok ciddi enerji ve su tükettiği konuşuluyor. Hatta gelecekte bu sistemlerin bir bölümünün uzay altyapıları üzerinden çalıştırılması gibi projelerden söz ediliyor. Bütün bunlar insanlığın yeni bir döneme girdiğini gösteriyor. Ben yine de bu teknolojilerin en değerli yanının, onlara doğru soruları sorabilmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü doğru soruyu sorduğunuzda çok güçlü cevaplar alabiliyorsunuz.

Eskiden bir araştırma yapmak için günlerce kütüphanelerde kaynak arardınız. Bugün ise istediğiniz bilgiye birkaç saniye içinde ulaşabiliyorsunuz. Aynı durum sağlık alanında da geçerli. Eskiden laboratuvar sonuçlarını yalnızca doktorlar yorumlayabiliyordu. Bugün ise birçok dijital sistem sonuçları ayrıntılı biçimde açıklayabiliyor; kan değerlerinizi, şeker seviyenizi ve dikkat edilmesi gereken noktaları tek tek anlatıyor. Gerçekten çok büyük bir değişim yaşıyoruz.

Tansu Sarıtaylı: Bu gelişmeler bazı meslekleri de ortadan kaldırıyor, değil mi?

Utku Varlık: Evet, bazı alanlarda ciddi değişimler yaşanıyor. Fakat insanın yerini tamamen alabileceklerini düşünmüyorum. Bir yapay zekâ, William Shakespeare‘i sahnede oynayamaz. Gerçek anlamda bir şair de olamaz. Elbette sizden aldığı bilgiler ve verdiğiniz anahtar kelimelerle bir şiir üretebilir. Ama bu, hiçbir zaman Edip Cansever‘in yazdığı bir şiirin yerini tutmaz.

Tansu Sarıtaylı: Sanatın sınırları var mıdır?

Utku Varlık: Sanatın sınırlarını ortadan kaldırmaya yönelik birçok girişim oldu. Bence bunların çoğu kalıcı olamadı. Örneğin edebiyatta “Yeni Roman” akımı ortaya çıktı. Klasik anlatımın yerine parçalı, dağınık ve geleneksel kuralları reddeden bir anlayış benimsendi. 1960’lı yıllarda Alain Robbe-Grillet ve Nathalie Sarraute gibi önemli isimler bu anlayışın temsilcileri oldular. Ancak zaman içinde görüldü ki anlatım bütünüyle ortadan kalktığında roman da roman olmaktan çıkıyor.

Benzer denemeler sinemada da yapıldı. Fransız Yeni Dalgası ortaya çıktı. Kameranın alışılmış anlatım biçimleri terk edildi. Fakat yalnızca görüntülerin art arda gelmesi, tek başına bir anlatı oluşturmaya yetmedi. Müzikte de benzer arayışlar yaşandı. Örneğin Pierre Boulez ve çağdaş müzik anlayışı büyük tartışmalar yarattı. Bana göre bütün bu arayışların kalıcı olarak etkisini gösterdiği tek alan plastik sanatlar oldu.

Bu kez “konseptüel sanat” anlayışı ortaya çıktı. Artık “Her şey sanat olabilir.” denildi. Bir sandalye, bir nesne ya da gündelik herhangi bir obje sanat eseri olarak sunulmaya başlandı. Resmin teknik bilgisi ya da desen eğitimi ikinci plana itildi. Ben bu anlayışa katılmıyorum. Çünkü bana göre resim yalnızca fikir değildir. Resim aynı zamanda teknik, bilgi, ustalık ve yıllar süren bir emeğin ürünüdür.

Günümüzde “Her şey sanat olabilir.” anlayışı giderek yaygınlaştı. Bir sandalye, sıradan bir nesne ya da bir performans bile sanat eseri olarak sunulabiliyor. Konseptüel sanat ve çağdaş sanat anlayışı bunu mümkün kıldı. Artık birçok kişi resim eğitimi almadan da tuvalin başına geçip üretim yapabileceğini düşünüyor.Ben buna katılmıyorum. Çünkü resim yalnızca bir fikir değildir; aynı zamanda teknik bilgi, disiplin ve ustalık gerektirir.

Soyut dışavurumculuk ya da aksiyon resmi (Action Painting) gibi akımlar elbette sanat tarihinde önemli bir yer tutar. Paris’te yaşayan birçok Türk ressam da bu anlayışla üretimler yaptı. Selim Turan, Hakkı Anlı, Mübin Orhon gibi isimler bunların arasındaydı. Ancak bu çalışmaların arkasında da ciddi bir desen bilgisi, teknik birikim ve uzun yılların deneyimi vardı. Bir resim bazen on beş ya da yirmi dakikada tamamlanabilir. Ama o resmi yapabilecek seviyeye ulaşmak onlarca yıl sürer.

Fırçayı temizlemek belki on dakikadır; fakat o fırçayı nasıl kullanacağını öğrenmek bir ömür ister. Eskiden akademilerde pentür, desen ve resim tekniği temel eğitimdi. Desen çizmeyi bilmeyen birinin ressam olabileceğine inanmıyorum. Nasıl ki bir mimarın sağlam bir teknik altyapıya ihtiyacı varsa, ressamın da aynı şekilde temel sanat eğitimine ihtiyacı vardır.

Tansu Sarıtaylı: Genç ressamlara tavsiyeniz ne olur?

Utku Varlık: Bugün gençlere resim yapmayın demem elbette doğru olmaz. Ama resimle geçinmenin eskisine göre çok daha zor olduğunu söyleyebilirim. Biz tam bir geçiş dönemine denk geldik. 1975’lere kadar Türkiye’de resim satmak neredeyse imkânsızdı. Sonra birdenbire galeriler açılmaya başladı.Sanat piyasası olağanüstü büyüdü. Resimler adeta kapışılıyordu.

Ben 1977 yılında Ankara Kızılay’daki Vakko Sanat Galerisi‘nde açtığım sergiyi hiç unutmam. Sergi açılmadan önce bütün tablolar satılmıştı. Açılışa gelenler eser bulamayınca tartışmalar yaşandı. Bugün birçok ressam o yılları özlemle hatırlıyor. Fakat zamanla bu piyasa da ölçüsünü kaybetti.Fuarlar, galeriler, alım satımlar derken sanatın ticari yönü çok ağır bastı. Bir koleksiyoner bana yıllar sonra şöyle demişti:

“Utku Bey, evimizde artık tabloları yatağın altına koyuyoruz. Yeni eser koyacak yerimiz kalmadı.” Bu söz aslında dönemin ruhunu çok iyi anlatıyor. Bugün ise o koleksiyonların önemli bir bölümü müzayedelerde satışa çıkıyor. Bana göre Türkiye’de müzayede sistemi gereğinden fazla büyüdü.

Fransa’da Hôtel Drouot gibi köklü müzayede kurumları vardır. Orada koleksiyonlar, miraslar ve önemli eserler satışa çıkarılır. Ama bizde neredeyse her gün yeni bir müzayede düzenleniyor. İnsanlar ekonomik sıkıntılar nedeniyle ellerindeki tabloları satmak zorunda kalıyor. Böyle olunca da eserlerin gerçek değerini piyasa değil, müzayedeler belirlemeye başlıyor.

Ben bunun sağlıklı bir sanat ortamı oluşturduğunu düşünmüyorum. 2020 yılında Bozlu Art Project‘te “Sanrı” adını verdiğim bir sergi hazırlıyordum. “Sanrı” yani halüsinasyon. Çok sevdiğim bir kavramdır. Sergi açıldıktan yalnızca birkaç gün sonra pandemi başladı. Uçuşlar durduruldu. Biz son uçaklardan biriyle Paris’e dönebildik. Sergi kapandı. Aylar sonra yeniden açıldı, fakat kısa süre içinde tekrar kapanmak zorunda kaldı. Ardından iki yıl boyunca bütün dünya gibi biz de eve kapandık.

Bazen kendi kendime düşünüyorum. Sanki serginin adıyla pandemiyi ben çağırmışım gibi geliyor. Elbette bu sadece bir benzetme. Ama o dönem benim hafızamda böyle kaldı. O sergideki bazı tabloları bugün hâlâ zaman zaman yeniden sergiliyorum.  Çünkü bana göre resim yalnızca güzel görüntüler üretmek değildir.

Resim bir düşüncedir. Bir felsefedir. Bir ruh hâlidir. Bazen bir düşü anlatır. Bazen de bir kâbusu. Ben hiçbir zaman yalnızca seyirciyi mutlu edecek ya da huzur verecek resimler yapmayı amaçlamadım. Resim, insana soru sordurmalı. Onu düşündürmeli. Bugün ise bana öyle geliyor ki insanlar giderek daha az düş görüyor.

Belki de artık düşlerimizin yerini gerçek hayat aldı. Bugün bana öyle geliyor ki insanlar artık eskisi gibi düş görmüyor. Çünkü düşler dışarıya taşmış durumda.Bazen bana, “En son gördüğün düşü anlat.” deseler, bunu yapmakta zorlanırım. Ben düşlerimi artık uykuda değil, atölyemde görüyorum. Çalışırken bazen gerçek ile düş birbirine karışıyor. Belki de biraz absürt bir insan olduğum için ikisini birbirinden ayırmakta zorlanıyorum.

Ama yaşadığımız çağ da zaten başlı başına absürt. Eskiden yalnızca kâbuslarda görebileceğimiz olaylar bugün günlük hayatın bir parçası hâline geldi. İnternette birkaç dakika dolaşmanız bile bunu anlamaya yetiyor. Dünyanın en uzak köşelerinde yaşanan olayları anında izleyebiliyoruz. Elinde cep telefonu olmayan neredeyse kimse kalmadı. Öyle görüntüler görüyoruz ki, bazen gerçek ile kurgu arasındaki sınır tamamen kayboluyor. Benim resimlerimde anlatmaya çalıştığım da tam olarak bu.

Bir zamanlar Nâzım Hikmet, Abidin Dino‘ya “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuştu. Ben ise mutluluğun resminden çok, yalnızlığın resmini yapmayı önemsiyorum. Çünkü yalnızlık dört duvar arasında kalmak değildir. Yalnızlık, insanın kendi içine kapanmasıdır. İnsanın kendi içindeki örtüyü kaldırabilmesi ise son derece güç bir süreçtir. Benim resimlerimde dokunduğum alanlar da genellikle bunlardır. Beni korkutan, şaşırtan ve düşündüren meseleler…

Evren. Gece ile gündüz arasındaki büyük dönüşüm… İnsanın zihinsel değişimi. Bütün bunlar bana bazen bir bilim kurgu filminden, bazen de bir kâbustan daha güçlü geliyor. Aslında hepimiz değişiyoruz. Dışarıdan bakınca aynı insan gibi görünüyoruz. Aynı sofralara oturuyor, aynı gelenekleri sürdürüyoruz.Ama iç dünyamız sürekli değişiyor. Tıpkı ağaçların zamanla kabuk değiştirmesi gibi…

Ben bunu her sabah yaşadığım parkta hissediyorum. Sabah erkenden dışarı çıktığımda yalnızca bahçıvanlarla karşılaşıyorum. Beni selamlıyorlar. Kendi kendime bazen şöyle diyorum:”İnsan milyarder bile olsa, kendi malikânesinde bundan daha sıcak bir karşılanma yaşayamaz.” Sonra kumruların sesini duyuyorum. İşte o ses bana çocukluğumu hatırlatıyor.Akdeniz’i…Ege’yi…Eski sabahları…Hafif bir rüzgâr esiyor. Sanki görünmeyen bir el omzuma dokunuyor. İşte o dokunuş benim için çok kıymetli. Çünkü o anda yeniden çocukluğuma dönüyorum. Ve çocukluğumun şiiri yeniden içimde yaşamaya başlıyor.

Tansu Sarıtaylı: Sanat hayatınız boyunca sizi en çok etkileyen isimler kimler oldu?

Utku Varlık: Bu çok geniş bir soru. Bizim kuşak için mesele, neyi görebildiğimizle sınırlıydı. 1960’larda akademiye geldiğimizde müzeler dışında doğru dürüst resim görebileceğimiz yer yoktu. Kitaplar çok sınırlıydı, kötü baskılar vardı. O dönem sanat bir bakıma lükstü. Kütüphaneler sayesinde biraz dünyaya açılıyorduk ama yine de olanaklar çok kısıtlıydı.

Tansu Sarıtaylı: Sanat anlayışınız yıllar içinde değişti mi?

Utku Varlık: Elbette değişti. 1960’lar Türkiye için önemli bir dönemdi. Bir tür uyanış vardı. Ama her zaman baskı da vardı. Özgürlük ve kısıtlılık birlikte yürüyordu. Sonra dünya değişti; teknoloji, iletişim… Bugün her şey saniyeler içinde erişilebilir hale geldi. Bu, insanın algısını da değiştirdi.

Tansu Sarıtaylı: Sanatın sınırları var mıdır?

Utku Varlık: Sanatın sınırlarını kaldırmaya çalıştılar ama tam olarak başaramadılar. Romanı, sinemayı, müziği bile dönüştürmeye çalıştılar. Ama sonunda anlatı geri döndü. Çünkü insan anlatmak zorunda. Resimde de aynı şey oldu. Her şey sanat olabilir denildi ama bu defa da anlam sorunu ortaya çıktı.

Tansu Sarıtaylı: Genç ressamlara tavsiyeniz nedir?

Utku Varlık: Şu anda resim yapmak kolay bir şey değil, hatta bir tür karmaşa. 1970’lerde Türkiye’de resim satılmazdı, sonra birden bir patlama oldu. Galeriler, müzayedeler… Ama bu sürdürülebilir bir durum değildi. Bugün resim çok kolay tüketiliyor. O yüzden gençlere “şunu yapın” demek zor.

Tansu Sarıtaylı: Bugün dünyaya bir tablo armağan edecek olsanız neyi anlatırdınız?

Utku Varlık: Tek bir mesajla anlatmak mümkün değil. Bir resim bazen bir roman kadar geniştir. Benim için mesele “ışık”tır. Eski ışık… Orta Çağ resimlerindeki ışık gibi. Eğer bir şey bırakacak olsam, Stuttgart’ta sergilediğim o dönem işlerimden birini bırakmak isterdim.

Tansu Sarıtaylı: Paris’teki Türk ressamlarla ilişkiniz nasıldı?

Utku Varlık: 1970’lerde herkes bir şekilde yerini bulmuştu. Abidin Dino önemli bir figürdü. Hakkı Anlı, Selim Turan, Mübin Orhon… Hepsi farklı karakterlerdi. Montparnasse yılları çok canlıydı ama aynı zamanda zor yıllardı. Kimse lüks içinde yaşamıyordu.

Tansu Sarıtaylı: Bugünden geriye bakınca ne görüyorsunuz?

Utku Varlık: Türkiye hep inişli çıkışlıydı. Bir gün iyi, bir gün kötü… Ama sanat çevresi hep vardı. 1980’ler çok sertti ama aynı zamanda sanat piyasasının açıldığı yıllardı. Bugün ise her şey çok hızlı ve çok yüzeysel.

Tansu Sarıtaylı: Son olarak, sanat sizin için nedir?

Utku Varlık: Resim bir bilinçtir. Bir dünya. Teknikten önce gelir. Akademi önemlidir ama asıl mesele görmeyi öğrenmektir. Resim öğretilemez; yaşanır. Boyayı koklayarak, müzelerde dolaşarak öğrenilir. Bu bir simyadır.

Tansu Sarıtaylı: Çok teşekkür ederim.

Utku Varlık: Ben teşekkür ederim.