FRANSA’NIN VİTRİNİNDEKİ TÜRKLERİNDEN: GAYE PETEK

Screenshot

Bugünkü konuğumuz, Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Gaye Petek. Uzun yıllardır Paris’te yaşayan; Fransa’daki ilk kadın derneklerinden birini kuran, Fransa’da yaşayan Türk göçmenler, diaspora ve sosyolojik çalışmalar üzerine uzmanlaşmış, Türk kökenli Fransız sosyolog, yazar ve sivil toplum yöneticisi Gaye Petek’i yakından tanıyalım.

Tansu Sarıtaylı- Bugün Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Gaye Petek’le birlikteyiz. Kendileri, Fransa’daki yaşantısını ve çalışmalarını, çeşitli meslek dallarında kendisini Fransa’da tanıyanların da katkısıyla bizlere anlatacak. Buyurun Gaye Hanım, sizi dinliyorum. Gaye Petek kimdir?

Gaye Petek- Çok küçük yaşta Fransa’ya gelmiş birisi. Çünkü ben Paris’e geldiğimde henüz 5,5 yaşındaydım. Babam Bergama’da eczacıydı. İlk önce o Fransa’ya geldi. Ondan sonra, babam küçük bir apartman bulduktan sonra annemle birlikte onun yanına geldik. İlk yıllarım Paris’in 10. bölgesindeki République semtinde, küçük bir çatı katı odasında geçti. Çünkü o zamanlar chambre de bonne denilen, yani hizmetçi odaları adı verilen odalar vardı ve babam da öyle bir yer kiralamıştı. Ben orada ilkokula başladım. Dolayısıyla ilkokuldan itibaren hep Fransa’da okudum. Çocukluğumda büyük bir şansım oldu.

Ev şartları kötü olmakla birlikte, babamın çok sayıda arkadaşı vardı. Özellikle sanatçılar, ressamlar ve siyasi nedenlerden dolayı Paris’e gelenler… Bütün bu insanlar bize gelirlerdi. Çünkü çoğu tek başına yaşayan erkeklerdi; çoluk çocukları yoktu. Ben onların biraz maskotu gibi oldum. Küçük bir çocuktum ve onlar da bir aile ortamına gelmekten mutlu oluyorlardı. Dolayısıyla hafta sonları bizim o küçük evimiz hep bu insanlarla dolardı.

Onların arasında kimler yoktu ki! Mübin Orhon vardı, Abidin Dino vardı. Daha sonraları Hakkı Anlı geldi. Selim Turan vardı ve daha birçok insan evimize geliyordu. Ben de onların arasında, bir yanıyla Türk dünyasında, diğer yanıyla Fransız dünyasında, eğitimim açısından gelişmeye başladım.

Daha sonra üniversitede okumaya başladım. O zamanlar Fransız üniversitelerinde bir ana dal vardı; bir de yan dal alabiliyordunuz. Bunlara unité de valeur derlerdi. Benim ana dalım edebiyattı. Sorbonne’da Fransız edebiyatı okudum. Yan dallarımdan biri sosyoloji, diğeri de tiyatroydu. Böylece eğitimimi tamamladım, yüksek lisansımı (master) yaptım. Üniversite dönemim de bu şekilde sonuçlandı.

Niyetim lisede öğretmenlik yapmaktı; böyle bir şey düşünüyordum. Bunun için Fransa’da agrégation denilen büyük bir sınav var. Ona hazırlanmayı düşünüyordum. O sıralarda, birkaç yıl önce aramızdan ayrılan rahmetli dostum Altan Gökalp, büyük bir kurumda çalışıyordu. Bu kurum, Service social des immigrés, yani göçmenlere yardım eden sosyal hizmet kuruluşuydu; devlete bağlı büyük bir vakıftı.

Altan bir gün bana, “Gaye, sen sosyoloji de yaptın. Şimdilerde Fransa’ya Türk göçmenleri yoğun bir şekilde gelmeye başladı. Senin profiline sahip insanlara ihtiyaç var bizim kurumda. Gel, birlikte çalışalım.” dedi.

O gidiş, bu gidiş… Ben de “Hadi,” dedim, “o sınavları nasıl olsa daha sonra da geçebilirim. Lisede öğretmenlik yapabilirim, kendime bir yer bulabilirim.” Böylece gittim ve Service social  d’Aide aux Émigrants ( SSAE ) kurumunda çalışmaya başladım. Orada 10 yıl çalıştım.

O zamanlar, Fransa ile Türkiye arasındaki anlaşmalar çerçevesinde, ilk iş göçü kapsamında gelen göçmenleri karşılamak üzere çalışıyorduk. O dönemde yalnızca erkekler geliyordu; eşlerini ise çok daha sonra, 1970’te, 1973’te, 1974’te getirmeye başladılar. Ben de bu süreçte kendimi yaptığım işe kaptırdım. Çünkü gerçekten çok sosyal bir işti. O insanlara yardım etmek, eşlik etmek, hukuki, sosyal ve sağlıkla ilgili konularda onlara destek olmak… Üstelik hoş insanlardı. Kimseleri yoktu ve ihtiyaçları vardı. Ben de çok büyük bir mutlulukla çalıştım.

Service social des immigrés bünyesinde şantiyelere gidiyor, fabrikalara uğruyordum. İnşaat sektöründe çalışan göçmenleri, iş çıkışlarında, akşamları kaldıkları barakalarda ziyaret ediyordum. Toplantılar yapıyor, hakları ve hukukları konusunda bilgi veriyordum. Çok dinamik bir işti.

Aynı zamanda, 10 yılın sonunda artık biraz başka bir şey yapmak istiyordum. O sırada bir teklif geldi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin, yani merkezi İsviçre’de bulunan uluslararası bir kurumun, iki yıllık bir görev teklifiydi bu. Kabul ettim ve gittim. Çünkü iltica konusunu, özellikle uluslararası boyutuyla, pek iyi bilmiyordum.

O dönemde oraya gelen Türkler henüz o kadar fazla değildi. Bana İranlılar, Afganlar, Zairliler ve Iraklılarla ilgili çalışmalar düştü. Orada çok şey öğrendim. Uluslararası alanda bu işlerin nasıl yürütüldüğünü, süreçlerin nasıl işlediğini daha yakından gördüm.

Tam o sırada İran’da Şah rejimi devrildi ve Humeyni rejimi geldi. İran’dan kaçan insanlar vardı. Onların dertleriyle, sorunlarıyla ilgilenmek; uluslararası alanda gerçekleştirebilecekleri organizasyonlar üzerinde çalışmak ve benzeri konularla uğraşmak gerekiyordu.

İki yıl sonra bu görevden ayrıldığımda, tesadüfen kendimi başka bir dönemin içinde buldum. Mitterrand hükümeti dönemiydi. Hükümette, göç ve göçmenlik meseleleriyle ilgilenen Françoise Gaspard adında bir bakan vardı. Kendisi bir rapor hazırladı. Hatta raporun adı da Rapport Gaspard idi.

Bu raporu okudum. Raporda ne deniyordu? Artık iş göçü tamamen kapatılmıştı; yalnızca aile birleşimi yoluyla göç devam ediyordu. Bu insanlar Fransa’da kök salmışlardı. Dolayısıyla entegrasyon, yani uyum sağlama ve benzeri konularda herhangi bir ihtiyaçları olmadığı düşünülüyordu. Bu nedenle, farklı dillerde hazırlanan programlara, yayınlara ve benzeri çalışmalara da artık ihtiyaç olmadığı yönünde bir gözlem yer alıyordu raporda.

Oysa ben Türk göçmenlerinin yaşam biçimlerini, neler yaptıklarını, ne tür dernekler kurduklarını ve benzeri konuları biliyordum. Ortaya çıkan tablo, raporda anlatılan manzaraya hiç de uygun değildi. Bunun üzerine, tam o sırada benden bir çalışma istediler. Bir nevi anket niteliğinde bir çalışmaydı bu. ADRI diye bir kurum vardı: Agence de développement des relations interculturelles (Kültürlerarası İlişkileri Geliştirme Ajansı). Bakanlığa bağlı olan bu kurum aracılığıyla Fransa’nın dört bir yanını dolaşmaya başladım. Göçmenlerimizle, derneklerle, camilerle ve oralardaki Fransız kurumlarıyla görüştüm.

Gördüm ki ben iş göçü alanındaki çalışmalarımdan ayrılalı beri pek fazla bir şey ilerlememişti. Tam da o dönemde, Mitterrand sayesinde, 1981’den sonra yabancılar dernek kurma imkânına kavuşmuşlardı. Türkler de diğer göçmenler gibi dernekler kurmaya başlamışlardı. Ancak bu dernekler, birkaç odası bulunan küçük bir binadan ibaretti. Bir kısmı cami, bir kısmı erkek kahvesiydi. Hepsi bu kadardı. Örneğin, bir kasabanın Türk Kültür Derneği adını taşıyan bir yer oluyordu ama kültür denildiğinde, kültürle hiçbir ilgisi olmayan mekânlardı bunlar. Kadınlar da gelmiyordu, gençler de gelmiyordu.

Bunun üzerine bir proje hazırladım. Bir dernek kurma projesiydi bu: Elele Derneği. Bu amaçla bakanlıkla görüştüm. Kabul ettiler ve bana maddi yardım sağlayacaklarını söylediler. Bir miktar para verdiler. Ben de bu parayla Paris’in 11. bölgesinde küçük bir yer kiraladım. Elele’nin ilk mekânı orası oldu. Bir arkadaşım vardı, Pınar Hüküm; onu orada görevlendirdim. Ben de başka işlerde çalışmaya devam ettim çünkü o dönemde Elele gelir getiren bir kuruluş değildi. Yalnızca Pınar’a maaş ödeyebilecek imkânım vardı. Ben başka yerlerde çalışarak Elele Derneğini yürütmeye başladım.

Daha sonra Elele büyüdü. Çünkü çok sayıda proje gerçekleştirdik. Bu projeler Fransız devletinin de hoşuna gitti. Özellikle kadın meselelerine odaklanmamız önemliydi. Tam o sırada, aile birleşimi çerçevesinde Fransa’ya gelen Türk kadınları ve onların kızları, yani ikinci nesil ortaya çıkmıştı. Hatta bu ikinci neslin bir kısmı da bildiğimiz ithal damat, ithal gelin uygulaması çerçevesinde Türkiye’den biriyle evlendiriliyordu. Ya damatlar Fransa’ya geliyor ya da gelinler Türkiye’den getiriliyordu. Bu süreçte ele alınması gereken pek çok konu değişmişti.

Ben işe ilk başladığımda, az önce de söylediğim gibi, çalışmalar daha çok iş göçüne odaklanmıştı. Bu kez ise aileler ve kadınlar ön plana çıkıyordu. Dolayısıyla Elele’de kadınlara yönelik faaliyetleri artırdık.

İstemeden de olsa daha sonra aile içi şiddet meseleleriyle karşılaşmaya başladık. Kadınlara yönelik şiddet, aile içi şiddet… Bu konuda da epey uzmanlaştık ve söz konusu sorunlarla ilgilenmeye başladık. Bunların yanı sıra kadınlara okuma yazma ve Fransızca dersleri veriyorduk. Çocuklar için de çarşamba ve cumartesi günleri, yani okulun olmadığı zamanlarda, çocuk atölyeleri düzenliyorduk. Böylece kültürel faaliyetlerimizi de yavaş yavaş geliştirmeye başladık.

Daha sonra mekân değiştirdik ve daha büyük bir yere geçtik. Hatta ardından üçüncü bir mekâna taşındık. Dernek oldukça büyümüştü. Kendi mekânımızda ya da dışarıdaki oditoryumlarda, tiyatrolarda, konferans salonlarında ve benzeri yerlerde kültürel faaliyetlerimizi de epey artırdık.

Bunun tek bir amacı vardı: Türk kültürünü Fransızlara tanıtmak. Bunu turistik bir kültür olarak değil, edebiyatıyla, tarihiyle, halk sanatlarıyla, geleneksel sanatlarıyla büyük bir kültür olduğunu göstermek istiyorduk.

İkinci hedefimiz de çocuklardı. Türk göçmen çocuklarının, aileleri içinde tanıyamadıkları, göremedikleri ya da Türkiye’ye tatile gittiklerinde bir türlü öğrenemedikleri o kültürden bazı parçalar kazanmalarını istiyorduk. Bunun için Karagöz atölyelerinden tutun da bir ressamı veya fotoğrafçıyı davet etmeye kadar pek çok etkinlik düzenliyorduk. Örneğin çocuklara küçük fotoğraf makineleri alıyorduk. Bir fotoğrafçıyla birlikte sokağa çıkıyorlardı; fotoğraf çekmeyi, kadrajı ve benzeri konuları öğreniyorlardı. Çocuklarla ödevlere yardım çalışmaları da yapıyorduk ama bunların yanında pek çok kültürel faaliyetimiz de vardı.

Elele, sosyal alandaki çalışmalarını sürdürüyordu. Göçmenlere, mültecilere ve benzeri gruplara yardımcı oluyordu. Az önce de söylediğim gibi, kadınların kendilerine özgü sorunlarıyla ilgileniyorduk. Ancak faaliyetlerimiz bundan çok daha geniş bir alana yayıldı ve bu geniş yelpazenin içinde kültür çok önemli bir yer tutuyordu.

Büyük kültürel etkinlikler de gerçekleştirdik. Festivaller düzenledik; taşrada bulunan bazı kentlerle, oradaki kuruluşlarla iş birliği yaptık. Örneğin, en önemli etkinliklerimizden biri 1992 yılında Mulhouse şehrinde gerçekleştirdiğimiz çalışmaydı. Oradaki bir Fransız derneğiyle iş birliği yaparak “ Je, Turcs, Ils “ ( Ben, Türkler, onlar )adı altında bir etkinlik düzenledik. Hatta afişini karikatürist Selçuk Demirel hazırlamıştı.

Türkiye’den müzik sanatçılarından el sanatları ustalarına, mimarlara kadar pek çok kişiyi davet ettim. Aralarında ünlü şarkıcı Nilüfer de vardı. Bütün bu insanlar Mulhouse’a geldiler. Neredeyse şehrin her tarafında Türk kültüründen söz edilir oldu ve bu etkinlik üç ay sürdü.

Bu festivalin asıl davetlisi ise yazar Yaşar Kemal’di. Yaşar Kemal de davetimizi kabul etti ve geldi. Ben onu okullarda çocuklarla buluşturmak istiyordum. Çocuklar, öğretmenleriyle birlikte Yaşar Kemal’in bir romanını okumuşlardı. Ardından yazar Yaşar Kemal’le tanışma fırsatı buldular. Çok güzel bir etkinlik oldu. Gerçekten çok zengin bir faaliyet gerçekleştirmiştik.

Paris’teki Arap Dünyası Enstitüsünün büyük bir oditoryumu var. Orada  “Turquie Plurielle” ( Çoğul Türkiye) adlı bir konser gecesi düzenledim. Yani Elele’nin kendi mekânı dışındaki yerlerde de çeşitli etkinlikler yaratmaya çalışıyorduk. Türk kültürüne daha fazla dikkat çekilmesini, insanların bu kültüre yönelmesini istiyorduk.

Bu serüven de uzun süre devam etti. Çünkü Elele’yi 25 yıl boyunca ayakta tutabildim. Ancak 25 yılın sonunda maalesef derneği kapatmak zorunda kaldım. Çünkü o dönemde Nicolas Sarkozy hükümeti iş başındaydı. Sarkozy’nin tutumu doğrudan Elele’yle ilgili değildi elbette; ancak genel olarak bütün dernekleri ve göçmen meseleleri etrafında oluşmuş siyasi yapıyı oldukça fazla dağıttı.

Örneğin, göçmenlerle ilgili çalışmalar yapan ve proje üreten derneklere maddi destek sağlayan, devlete bağlı bazı kurumlar vardı. Bu kurumlar derneklere para veriyordu. Sarkozy hükümeti döneminde bunlardan biri dağıtıldı. Mesela FAS/FASILD diye bir kurum vardı; o da bu süreçte etkilendi. Daha sonra şehir politikasıyla göç politikasını birbirinden ayırdılar. Dışişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı bünyesindeki konuları bir araya getirerek Göç Bakanlığı gibi bir şey kurdular ama bu, bana göre, son derece anlamsız bir yapılanmaydı.

Velhasıl, bütün bunlar aynı zamanda derneklere verilen maddi yardımların da ciddi biçimde kısıtlanmasına yol açtı. Bir de Avrupa’nın getirdiği birtakım yeni kurallar nedeniyle dernekler, devletin internet üzerinden duyurduğu ve devletin önceliklerini ilgilendiren konular çerçevesinde proje sunmak zorunda kalıyordu. Bu başvurular nisan ayında yapılıyordu. Ardından haziran ayında cevap alıyordunuz. Projeniz kabul edilirse parayı eylül ayında alıyordunuz. Süreç böyle işliyordu.

Elele ne çok küçük bir dernekti ne de çok büyük bir vakıftı. İkisinin arasında bir kuruluştu. Paris’in merkezinde kiramız yüksekti. Üstelik oldukça fazla iş yaptığımız için o sırada Elele’de 11 kişi çalışıyordu. Dolayısıyla ciddi bir maaş yükümüz vardı.

Bu sistem içinde, derneklere düzenli yardım sağlanması uygulamasından çıkıp oradan buradan para aramak, sürekli dosyalar hazırlamak, şehir politikası, başka politikalar ve benzeri konular çerçevesinde başvurular yapmak son derece güç bir durumdu. Bankalar da artık eskisi gibi kredi vermiyordu. Bundan böyle, bir proje sunuyordunuz; belki kabul ediliyordu, belki edilmiyordu. Ancak bankalar, projenizin kabul edilip edilmeyeceği belli olmadığı için size önceden kredi vermiyordu.

Oysa eskiden elimde devletin verdiği, Fransız bayrağının da bulunduğu resmî bir mektup vardı. Mektupta, ilgili bakanlığın size üç yıl boyunca şu kadar para vereceği belirtiliyordu. Böyle bir güvence vardı. Bu güvence ortadan kalkınca oldukça zorlanacağımızı biliyordum.

Yapabileceğim tek bir şey vardı: Derneği yeniden küçücük bir kuruluş hâline getirebilirdim. İki kişi çalışırdı, iki odalı küçük bir yerde faaliyet gösterirdik. Ancak insan belli bir noktaya geldikten sonra yeniden en başa dönüyormuş gibi bir şey yapmak istemiyor. Bir de ekibimi dağıtmam gerekecekti. Çünkü Elele’de çalışan 11 kişinin de geçimi buradan sağlanıyordu. Dolayısıyla bu insanları birdenbire, paldır küldür işten çıkarmak zorunda kalacaktım.

Ben bu kararı almadım. Derneği kapatma, yani iflas kararı aldım. Böylece bütün çalışan arkadaşlarımın maaşları bir yıl boyunca güvence altına alınıyordu. Genç insanlardı; bu süre içinde kendilerine başka işler bulabileceklerini ve bir yıl boyunca biraz olsun rahatlayabileceklerini düşündüm.

Ben de birkaç yıl daha çalışmaya niyetliydim ama emeklilik için gerekli haklarımı doldurduğumdan emekli oldum. Ondan sonra, tabii, beni pek çok yerde tanıyorlardı. Belediyeler, bazı şehirler ve Eğitim Bakanlığı beni çok iyi tanıyordu. Eğitim çalışmalarına devam ettim, mesleki formasyon çerçevesinde eğitimler veriyordum. Farklı yerlerden konferans davetleri geliyordu. Böylece başka çalışmalar da yaptım.

İşte o dönemde Özdemir Asaf’ı Fransızcaya çevirdim. Bu, benim için güzel bir serüven oldu. İki yılımı aldı. Ardından göç meseleleri üzerine bir kitap yazdım. Coğrafyacı bir arkadaşımla birlikte hazırladığımız bu kitap da yayımlandı. Arkasindan Türkçeye çevrildi ( Fransadaki Türklerin Tarihi – Dogu Bati Yayinlari )ve o versiyonu gözden geçirdim.

Sık sık farklı yerlerden davetler alıyorum. Örneğin, yargıçların eğitimi kapsamında, École nationale de la magistrature’nin isteği üzerine her yıl iki kez konferans veriyorum. Kısaca özetlemek gerekirse, zamanım böyle geçiyor.

Bu arada 15 yıl boyunca Doğu Dilleri Üniversitesi’nde göçle ilgili dersler verdim. Türkoloji bölümünde, Türk göçmenleri üzerine dersler veriyordum. Bu da keyifli bir işti. Öğrencilere bir şeyler aktarabilmek, onlara bir şeyler kazandırabilmek, bir şeyler öğretebilmek güzeldi.

Tansu Sarıtaylı: Peki Gaye Hanım, ilk geldiğiniz yıllardaki Türk toplumuyla bugünkü Türk toplumuna baktığımız zaman arada bir fark görüyor musunuz?

Gaye Petek: Fark, toplumsal bir farktı. Çünkü ben çocukken ve gençken daha çok şehirli, kültür seviyeleri çok yüksek insanların çevresinde büyüdüm. Az önce de söylediğim gibi, bu insanlar eğitimlerine devam etmek, sanatçı ya da yazar olmak gibi nedenlerle Fransa’ya gelmişlerdi. Dolayısıyla onların profili, daha sonra iş göçüyle ve iltica göçüyle gelen insanların profiliyle hiç benzer değildi.

Bir kere, kendi içlerine kapanma düşünceleri yoktu.

Mesela şöyle bir örnek vereyim. O dönemde Türk ressamlar daha çok Montparnasse Mahallesi’nde yaşarlardı. Bohem kahvelerinde, Le Select’te, La Coupole’de ve benzeri mekânlarda otururlardı. Onları gören bir Fransız, asla ve asla Türk olduklarını anlayamazdı. O dönemin toplumu ve kültür seviyesi içinde öylesine kaynaşmış insanlardı ki… Tabii ki kendi aralarında da buluşuyorlardı, birlikte vakit geçirmekten keyif alıyorlardı. Bir yerlere oturup sohbet ediyorlardı ama “Biz kendi aramızda kapanalım. Dışarıda bir toplum var. Biz o toplumda çalışıyoruz, o kadar; ama her şeyi kendi aramızda yapalım.” anlayışı hiç yoktu.

İş göçü başladıktan sonra gelenlerin profili ise farklıydı. Bu insanların hepsi Anadolu’dan geliyordu. Orta Anadolu’dan, Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan ve benzeri bölgelerden geliyorlardı. Almanya’ya gidenlerle karşılaştırıldığında, Fransa’ya gelenler daha az eğitimli ve daha düşük mesleki niteliklere sahip insanlardı. Buraya gelen ilk işçilerin hiçbiri Türkiye’de fabrikalarda falan çalışmamıştı. Çünkü zaten o bölgelerden gelmiyorlardı. Doğrudan tarımdan gelen insanlardı.

Dolayısıyla onların Türklük olgusu, az önce sözünü ettiğim insanlara kıyasla çok farklıydı. İşlerini güçlerini bitirdikten sonra ne istiyorlardı? Bir Türk kahvesi açmak, bir Türk derneği kurmak, bir cami oluşturmak ve kendi aralarında yaşamak istiyorlardı.

Hatta bir arkadaşımla birlikte bir film yapmıştık. Film, bir taşra kenti Vannes’ da geçiyordu. Orada bir sahne vardır. Üstelik ikinci nesilden olan oldukça genç insanlar kameranın önünde bir dernekte konuşuyorlar. Bir ara içlerinden biri,“Burası Türkiye, dışarısı Fransa.” diyor.

Doğru. Bu söz aslında her şeyi anlatıyor. Yani kendi kabuklarının içinde yaşamaya devam ediyorlar. Peki, orada ne yapıyorlar? Pek bir şey yaptıkları da yok. Türk kültürünü tanıtmak ya da Türklük meselesinin arkasında durarak Fransızlara “Biz de varız, biz de şöyleyiz, biz de böyleyiz.” demek gibi bir düşünceleri yok.

İş dünyasında Türk denildiğinde Fransızların aklına kebapçılar geliyor. Bir de Türklerle ilgili birtakım Fransızca deyimler var: Fort comme un Turc (Türk gibi kuvvetli olmak), tête de Turc (Türk kafası), Jeune-Turc (Jön Türk) gibi ifadeler kullanılıyor. Bunların dışında Türkler hakkında pek bir şey bilinmiyor ya da Türkler Araplarla karıştırılıyor.

Oysa Türkler burada yaşayan, ancak Arap ülkelerinden, özellikle Mağrip ülkelerinden gelen insanlarla da çok fazla iç içe olmayan bir topluluk. Herkes kendi arasında yaşıyor.

Dolayısıyla bu iki toplum arasında elbette farklar var. Ben bunların toplumsal ve sosyal farklılıklar, aynı zamanda eğitim düzeyinden kaynaklanan farklılıklar olduğunu düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Sizin anlattığınız yıllarda burada bir hayli Türk ressam vardı. Ancak son yıllarda bunların sayısının çok azaldığını görüyoruz. Artık fazla yeni ressama rastlamıyoruz. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gaye Petek: Birkaç ressam var ama tabii o dönemde gelen ressamların ortak bir noktası vardı. Onların bir kaynağı vardı: İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi. Örnek vermek gerekirse, o dönemdeki 10-15 kişiyi ele aldığınızda, bunların yüzde 90’ı Güzel Sanatlar Akademisinden geçmişti. Ya da başka bir ekolden gelenler vardı; orada epey kalmışlardı.

Hatta Remzi Reşa gibi bir ressamı örnek alırsak, aralarında Kürt olan tek kişi oydu. Antakya’nın bir köyünden geliyordu. O zamanlar lise varmış; liseye gönderiliyor. Liseyi Güzel Sanatlar Akademisinde tamamlıyor, ardından akademiye geçiyor.

Ancak ortak noktaları şuydu: O dönemde İstanbul Güzel Sanatlar Akademisindeki resim hocalarından biri Léopold Lévy’ydi. Oldukça tanınmış, Yahudi kökenli bir Fransız ressamdı. Kendisi  1936’da Nazileri destekleyen Vichy hükümetinden kaçmış, Türkiye’ye sığınmış ve 1949’a kadar İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde yıllarca görev yapmış bir insandı.

Onun etkisi büyüktü. Çünkü Fransa’yı ve Fransız resmini çok iyi bilen, kültürlü bir insandı. Çoğunu teşvik etmişti. Onlara, “Gidin, biraz da Paris’teki resim dünyasını görün.” demişti. O dönemde Paris, resmin kalbiydi; resim tarihinin önemli merkezlerinden biriydi. Sonra bu durum değişti. Bugün artık öyle değil ama o zamanlar öyleydi.

Dolayısıyla hepsi akademiyi bitirdikten sonra çantalarını hazırlayıp Paris’e gelmişlerdi. Aslında onları birleştiren böyle bir hikâye vardı. Bu, bir nesildi. On-on beş kişiydiler; çoğu erkekti. Aralarında birkaç kadın da vardı ama çok farklı dünyalardan gelen insanlardı.

Tansu Sarıtaylı: Tabii siz burada Nâzım Hikmet’i tanıdınız, Abidin Dino’yu tanıdınız, Zekeriya Sertel’i tanıdınız. Onlarla o dönemde yaptığınız sohbetlerle bugün burada yaşayan Türk toplumunun, Türklerin kendi aralarındaki sohbetlerini nasıl karşılaştırıyorsunuz?

Gaye Petek: Tabii ki aynı düzeyde ilerleyen sohbetler değil. Ama ben iki alanla da ilgiliyim. Farklı nedenlerle, farklı meraklarla burada göçmen kökenli, köylerden gelen insanlarla da çok güzel sohbetlerim ve hoşbeşlerim oldu. Öteki insanlarla da…

Tabii ben aynı zamanda onların kültüründen ve dünya görüşlerinden çok şey kazandım. Özellikle Abidin Bey’le… Hayatının sonuna kadar Abidin Beylerin evine sık sık gittim, hep sohbet ederdik.

Hatta derneğimi kurduğum zaman, Elele adını koymayı düşünmüştüm. Kendi kendime, “Elele adını taşıyan bir derneğin logosunu kim yapabilir?” diye düşündüm. Abidin Dino yapabilirdi. Çünkü yüz elli tane el çizmiş bir adamdı.

Hemen kalkıp kapısına gittim. İçeri girdim ve “Şöyle bir durum var; bir dernek kuruyorum. Adı Elele. Bunu sizden başka hiç kimse çizemez.” dedim.

Hemen büyük bir heyecanla kalemi ve kâğıdı aldı, bana 25-30 tane çizim yapmaya başladı. Sonunda bir tanesini seçtik. Logosu, birbirine doğru uzanan iki parmaktı. Yani birbirini karşılayan iki parmak…

Ben Abidin Bey’le hayatının sonuna kadar görüştüm. Çünkü o, ressamlığının ötesinde de büyük bir kültüre sahip olan bir insandı. Rusya’da kalmış, ve daha pek çok deneyimi vardı. Bana çok şey kattı tabii.

Nâzım Hikmet’i ise iki kere gördüm. O zamanlar daha çok küçüktüm. Hayal meyal bir şefkat ve yumuşaklık hatırlıyorum. Ama o dönemde onunla konuşabilecek, sohbet edebilecek durumda değildim. Daha çok babamı görmeye gelmişti. Evimize iki defa gelerek bizi ziyaret etmişti.

Ancak diğer ressamlarla ilişkilerim uzun yıllar devam etti. En uzun süren ilişkim Abidin Bey’le oldu. Çünkü üniversite yıllarımda da kendisiyle ve eşiyle görüşmeye devam ettim. Böyle bir hikâyemiz oldu.

Tansu Sarıtaylı: Peki Gaye Hanım, çok teşekkür ederim. Bana zaman ayırdığınız için…

Gaye Petek: Rica ederim.